0

ernesto che guevara

20/9/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı

ERNESTO CHE GUEVARA
Ernesto Che Guevara 14 Haziran çarşamba günü Arjantin'in önemli şehirlerinden Rosario'da doğdu.
Che henüz iki yaşında iken ilk astım krizine yakalandı.Sierra Maestra'da Batista ordularına karşı savaşırken Che'ye zorlu dakikalar yaşatan bu hastalık,Bolivya ormanlarında Barrientos'un askerleri tarafından vuruluncaya kadar yakasını bırakmadı.
Yüksek mühendis olan babası Ernesto Guevara Lynch, İrlanda asıllı bir aileden, annesi Clia dela Sena ise İrlandalı-İspanyol karışımı bir aileden geliyordu.Che üç yaşında iken ailesi Buenos Aires'e yerleşti. Daha sonraları astım krizlerinden dolayı Che'nin durumu dahada kötüleşti. Doktorlar tedavisinin çok güç olduğunu, mutlaka iklim değiştirmesi gerektiğini söylediler. Böylece Guevara ailesi yeniden göç etti.Cordoba'ya yerleştiler.
Guevara ailesi tipik bir burjuva ailesi idi. Politik eğilimleri itibarıyla da sola açık liberal olarak tanınırlardı. İspanya iç savaşında açıkça cumhuriyetçileri desteklemişlerdi. Zamanla maddi durumları bozuldu. Che, eğitim bakanlığına bağlı Dean Funes lisesine başladı. Okulda İngilizce eğitim yapılırken, annesinden de fransızca öğreniyordu. Daha ondört yaşındayken Freud'un kitaplarını okumaya başlayan Che, fransızca şiirlere bayılırdı. Baudelaire'e karşı büyük bir tutkusu vardı. Onaltı yaşında ise Neruda'ya hayran olmuştu.
Guevara ailesi,1944 yılında Buenos Aieres'e göçtü. Durumları iyiden iyiye bozulmuştu. Che, biryandan öğrenimine devam ederken bir yandan da çalışıyordu.Tıp fakültesine yazıldı. Fakültedeki ilkyıllarında Arjantin'in kuzey ve batı bölgelerini baştan başa dolaşmış, buralardaki orman köylerinde cüzzam ve tropikal hastalıklar üzerinde çalışmalar yapmıştı.
Son sınıfta iken Che, arkadaşı Alberto Granadas ile bütün Latin Amerika'yı içine alan bir motosiklet turuna çıktı. Bu tur ona, Latin Amerika'nın sömürülen köylülerini yakından tanıma fırsatı verdi. Che, 1953 yılının Mart ayında üniversiteyi bitirmiş doktor olmuştu. Venezuella'daki cüzzam kolonisinde çalışmak üzere anlaşmıştı. Buraya gitmek için çıktığı yolculuğu sırasında Peru'ya da uğradı. Orada yerliler hakkında daha önce yayınlanmış bir incelemesi yüzünden tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Hapisten çıktıktan sonra Ekvator'da bir kaç gün kaldı. Burada Ricardo Rojo adında bir avukatla tanışması hayatının dönüm noktası oldu. Che, Venezulla'ya gitmekten vazgeçip, Ricardo Rojo ile birlikte Guetamala'ya gitti. Devrimci Arbenz Hükümeti sağcı bir darbe ile devrilince Arjantin büyük elçiliğine sığındı. İlk fırsatta ihtilalcilerin safına katıldı. Faaliyetlerinden dolayı elçilik binasından çıkartıldı. Guetamala'da kalması tehlikeli bir durum alınca Meksika'ya gitti. Ernesto, Guatemala'da bir çok Kübalı sürgün ve Fidel Castro'nun kardeşi Raul ile karşılaşmıştı. Meksika'ya geçtiğinde ise Fidel Castro ve arkadaşları ile tanışarak Küba devrimcileri safında yer aldı. Daha sonra Granma gemisiyle Küba'ya hareket etti ve savaşın sonuna kadar en ön safhada yer aldı.
Devrim sonrasında Binbaşı Ernesto Che Guevara Havana'nın la Cabana Kalesi'nin komutanlığına getirildi.1959 yılında Küba vatandaşı ilan edildi . Bir süre sonra silah arkadaşı Aleida March ile evlendi. 7 Ekim 1959'da Milli Tarım Reformu Enstitüsü başkanlığına atandı. 26 Kasım'da da Küba Milli Bankası başkanlığına getirildi. Böylece Che ülkenin mali işlerini yüklenmiş oluyordu.
23 Şubat 1961'de Küba Devrim Hükümeti bir sanayi bakanlığı kurarak Che'yi bunun başına getirdi. Ancak Playa Giran çatışması sırasında, tekrar kale komutanlığı görevine getirildi. Daha sonra az gelişmiş ülkelere çeşitli seyahatlar yapan Che, sömürülen halkları ve emperyalistleri daha yakından tanıma fırsatı buldu. Bu durum Che'nin savaşcı yanının tekrar canlanmasına yol açtı.
Artık başka Latin Amerika ülkelerine gidip halkları örgütlemesi gerektiği kararını vermişti.1965 Eylül'ünde bilinmeyen ülkelere doğru yola çıktı. 3 Ekim 1965'de Fidel Castro, Che'nin ünlü veda mektubunu Küba Halkı'na okudu.
...Ve ölüm Che'yi Bolivya'da Higueras yakınlarında yakaladı. Barrientos'un askerleri O'nu 7 Ekim 1967 gecesi Hieguras yakınlarında kıstırdılar. Bacağından ağır bir yara aldı ve Hieguras'da bir okula hapsedildi. Kimsenin karşısında eğilmedi. Ve 9 Ekim günü Barrientos'un kiralık katillerinden Mario Turan'ın dokuz kurşunuyla can verdi.

Ernesto Guevara de la Serna
Guevara'nın 5 Mart 1960 tarihinde La Coubre gemi kazası kurbanları için yapılan anma töreninde Alberto Korda Diaz tarafından çekilen ünlü portresi.
Doğum tarihi 14 Haziran 1928
Ölüm tarihi 9 Ekim 1967
Doğum yeri Rosario, Arjantin
Ölüm yeri La Higuera, Bolivya
Eğitimi Tıp
Mesleği Doktor ve politikacı
Ernesto Guevara de la Serna, kısaca Che Guevara ya da el Che, (14 Haziran 1928Doğum tarihi[›] - 9 Ekim 1967), Arjantin doğumlu doktor, Marksist politikacı ve dönemin Küba gerillaları ile Enternasyonalist gerillalarının lideri.
Tıp eğitimi alırken Latin Amerika’yı baştan başa dolaştı ve bu sayede birçok insanın karşı karşıya kaldığı yoksulluğu doğrudan gözlemleyebildi. Bu deneyimler sonucunda bölgedeki ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırmanın tek yolunun devrim olduğuna ikna olarak Marksizm’i incelemeye başladı ve Başkan Jacobo Arbenz Guzmán'ın önderliğinde Guatemala’nın sosyal devrimine katıldı.
Bir süre sonra 1959 yılında Küba’da yönetimi ele geçiren Fidel Castro’nun askerî nitelikli 26 Temmuz Hareketi’nin bir üyesi oldu. Yeni hükümette çeşitli önemli görevlerde bulunduktan, gerilla savaşı teorisi ve uygulamaları üzerine makaleler ve kitaplar yazdıktan sonra diğer ülkelerdeki devrimci hareketlere katılmak üzere 1965 yılında Küba’dan ayrıldı. İlk olarak Kongo-Kinşasa’ya (sonraları Kongo Demokratik Cumhuriyeti) daha sonra da CIA ve Amerikan Ordusu Özel Harekât Birlikleri’nin ortak operasyonu sonrası yakalanacağı Bolivya’ya gitti. Guevara 9 Ekim 1967’de Vallegrande yakınlarındaki La Higuera’da Bolivya Ordusu’nun elinde iken öldü. Son saatlerinde yanında bulunanlar ve onu öldürenler, yargısız infaz sonucu öldürüldüğüne tanıklık etmişlerdir.
Ölümünden sonra Guevara dünya üzerinde sosyalist devrimci hareketlerin sembolü haline gelmiştir. Guevara’nın Alberto Korda tarafından çekilen fotoğrafı "dünya üzerindeki en ünlü fotoğraf ve 20. yüzyılın sembolü" olarak nitelenmiştir.
 
Aile geçmişi ve gençliği  [değiştir]Ernesto Guevara de la Serna, İspanyol ve İrlanda asıllı bir ailenin beş çocuğunun en büyüğü olarak Arjantin’in Rosario şehrinde dünyaya gelmiştir. Annesinin ve babasının soyu Basklara dayanır. Bask[›] Doğum belgesinde doğum tarihi olarak 14 Haziran 1928 görünmesine karşılık bazı kaynaklarda, aynı yılın 14 Mayıs günü doğduğu belirtilmektedir. [2] Guevara'nın atalarından Patrick Lynch 1715 yılında İrlanda’da Galway’de doğmuş, İrlanda’yı terkedip İspanya’nın Bilbao şehrine, oradan da Arjantin’e gitmiştir. Guevara'nın büyük büyükbabası Francisco Lynch 1817’de, büyükannesi Ana Lynch 1868’de doğmuştur. Galway[›] Ana Lynch’in oğlu ve Che'nin babası Ernesto Guevara Lynch 1900’de doğmuştur. Guevara Lynch 1927’de Celia de la Serna y Llosa ile evlenmiş ve üç erkek, iki kız çocukları olmuştur.
Guevara, çocukluğunda, bu sol eğilimli üst sınıf ailede bile dinamik kişiliği ve radikal görüşleriyle bilinirdi. Her ne kadar yaşamı boyunca onu etkileyecek olan astım krizlerinden ıstırap çekse de mükemmel bir atlet olmuştur. Bu engeline rağmen hevesli bir rugby oyuncusuydu ve ‘’Fuser’’ (aşırı saldırgan oyun tarzı nedeniyle verilen, azgın, kudurmuş anlamına gelen ‘’El Furibundo’’ sözcüğü ile annesinin soyadı olan ‘’Serna’’dan oluşturulmuş bir takma isim) lakabıyla anılmaktaydı.[3] Guevara babasından satranç öğrendikten sonra 12 yaşından itibaren yerel turnuvalara katılmaya başladı. [4] Ergenlik döneminde şiire, özellikle de Pablo Neruda’nın şiirlerine merak saldı. Neruda[›]. Guevara, Latin Amerika’da kendi sınıfında yaygın olduğu üzere yaşamı boyunca şiir yazdı. Pek çok konuya meraklı, hevesli bir okuyucuydu, ilgilendiği kitaplar Jack London ve Jules Verne’in macera klasiklerinden, Sigmund Freud’un cinsellik üzerine denemelerine ve Bertrand Russell’ın toplum felsefesi üzerine tezlerine kadar giden bir çeşitlilik gösteriyordu. Ergenliğinin son dönemlerinde fotoğrafçılığa merak saldı ve vaktinin önemli kısmında insanları, gittiği yerleri ve sonraları da arkeolojik alanları fotoğrafladı.
Guevara, tıp öğrenimi için 1948’de Buenos Aires Üniversitesi’ne girdi. Kesintili öğrenim hayatını, Mart 1953’te tıp öğrenimini bitirip aynı yılın 12 Haziran’ında diplomasını alarak noktaladı. Diploma[›] Uzman hekimlik yapabilmek için gerekli klinik eğitimi tamamlayıp tamamlamadığı açık değildir. Eğer bu klinik eğitimi tamamlamadıysa “doctor en medicina” (tıp doktoru) değil de “médico” (pratisyen hekim) olmuş olabilir.

Guevara 3 yaşında iken eşek üzerinde
Ernesto "Che" Guevara’nın Rosario’da doğduğu yerGuevara öğrenciliği boyunca Latin Amerika’da uzun yolculuklara çıktı. 1951 yılında eski arkadaşı biyokimyager Alberto Granado, yıllardır konuştukları Güney Amerika seyahati için tıp eğitimine bir yıl ara vermesini önerdi. Kısa süre sonra, ‘’La Poderosa II’’ (Güçlü II) adını verdikleri 500 cc.lik 1939 model Norton marka motosikletle Alta Gracia’dan yola çıktılar. Peru’da Amazon Nehri kıyısındaki San Pablo cüzzam kolonisinde gönüllü olarak birkaç hafta geçirmeyi düşünüyorlardı. Guevara'nın bu yolculuğu anlattığı seyahat notları “Notas de viaje’’ 2004 yılında “Diarios de motocicleta” (Motosiklet Günlükleri) adıyla sinemaya uyarlanmıştır.
Bu yolculuk sırasında kitlelerin yoksulluğunu, baskıyı ve güçsüzlükleri yakından gözlemleyen ve Marksizm’den etkilenen Guevara, Latin Amerika’daki ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin tek çözümünün devrim olduğu sonucuna vardı. Yolculukları, Latin Amerika’ya ayrı uluslardan oluşan bir karma yapı olarak değil de kurtuluşu ancak kıta çapında bir strateji ile gerçekleşebilecek tek bir vücut olarak bakmasını sağladı. Sınırları olmayan ve tek bir ‘’mestizo’’ (Avrupalı ve yerli melezi) kültür ile bağlanmış birleşik İber-Amerika kurabilmeyi hayal etmeye başladı İber-Amerika[›]. Bu düşünce, sonraki devrimci eylemlerinde öne çıkacaktı. Arjantin’e döner dönmez, Güney ve Orta Amerika’da kaldığı yerden gezilerine devam edebilmek için tıp öğrenimini hızla bitirdi.

Guatemala  [değiştir]Guevara, 7 Temmuz 1953’te, Bolivya, Peru, Ekvator, Panama, Kosta Rika, Nikaragua, Honduras, ve El Salvador’dan geçip Aralık ayının son günlerinde Guatemala’ya vardı. O sıralarda popülist bir hükümetin başındaki Başkan Jacobo Arbenz Guzmán özellikle toprak reformu ve diğer değişikliklerle bir toplumsal devrim yapmaya çalışıyordu. Beatriz halasına yazdığı mektupta Guatemala’ya bir süre yerleşmesinin sebebini şöyle açıklıyordu: "Guatemala’da gerçek bir devrimci olabilmek için gerekli ne varsa yapacağım ve kendimi mükemmelleştireceğim." [5]
Jon Anderson’a göre Guevara’nın Guatemala’daki ana siyasî bağlantısı Perulu sosyalist Hilda Gadea’ydı. ‘’American Popular Revolutionary Alliance’’ (APRA) (Amerikan Popüler Devrimciler İttifakı. Lideri Víctor Raúl Haya de la Torre olan siyasî bir oluşum.) üyesi olan Gadea, Arbenz hükümetindeki birçok üst düzey politikacıyı Guevara’yla tanıştırdı. Daha önce Kosta Rika’da tanıştığı ve Fidel Castro ile bağlantılı bir grup Kübalı sürgünle de bağlantı kurdu. Bu sürgünlerin arasında Küba’nın Oriente eyaletindeki Bayamo’da bulunan ‘’Carlos Manuel de Céspedes’’ barakalarına yapılan saldırıyla bağlantısı olan Antonio ‘’Nico’’ López de vardı. [6]. Lopez Granma Küba’ya çıktıktan kısa süre sonra ‘’Ojo del Toro’’ köprüsünde hayatını kaybedecekti. [7] Siyah İsa ile ilgili dinî eşyaların satışında bu ‘’moncadista’’lara katılan Guevara aynı zamanda Venezuelalı iki sıtma uzmanına da yardımcı olmuştur. Bu sıralarda, Arjantinlilere özgü, “hey”, “dostum”, “birader” anlamına gelen “che” ünlemini çok sık kullanması nedeniyle ünlü “Che” takmaadını kullanmaya başlamıştır (/tʃe/ olarak telaffuz edilir). Yalnızca Arjantin, Paraguay ve Uruguay ile Brezilya’nın güneyinde kullanılan bu sözcük, kullananın Rio de la Plata bölgesinden geldiğini gösterir.
Ekonomik durumu genellikle pek iyi değildi ve Hilda’nın ziynet eşyalarını rehine vermek zorunda kalmıştı. 15 Mayıs 1954’te Komünist Çekoslovakya’dan Arbenz hükümetine destek olarak gönderilen yüksek kalitede Skoda piyade ve hafif topçu silahları İsveç gemisi ’’Alfhem’’ ile Puerto Barrios’a ulaştı. Bu silahların miktarı CIA tarafından 2.000 ton [8] ve ilginç bir şekilde John Lee Anderson tarafından da 2 ton olarak tahmin edilmektedir. [9] (Anderson'ın tahmin ettiği miktarın yazım hatası olduğu sanılmaktadır çünkü bu rakamdan bahseden güvenilir kayıt sayısı çok azdır.) Guevara yeni bir vize almak üzere kısa süre için El Salvador’a geçti ve Guatemala’ya geri döndü. Bu sırada CIA tarafından desteklenen Carlos Castillo Armas liderliğindeki darbe başlamıştı. [10] Arbenz karşıtı kuvvetler, Çekoslovak silahlarının trenler yardımıyla dağıtılmasını durduramıyorlardı, ancak güçlerini toparladıktan sonra hava desteğinin yardımıyla ilerlemeye başlamışlardı. [11] Guevara birkaç günlüğüne Komünist Gençlik tarafından örgütlenen silahlı milislere katılmış, bu grubun harekete geçmemesi üzerine tekrar tıbbî hizmetlere dönmüştür. Darbenin ardından Guevara çarpışmak için gönüllü oldu, ancak Arbenz yabancı destekçilerinin ülkeyi terketmesini istiyordu. Gadea tutuklandıktan sonra Guevara kısa süre için Arjantin konsolosluğunda saklandı ve sonra Meksika’ya geçti.
Arbenz hükümetinin CIA destekli bir darbeyle devrilmesi üzerine, Guevara’nın Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyalist bir güç olduğuna ve Latin Amerika ve diğer gelişmekte olan ülkelerdeki sosyoekonomik eşitsizlikleri düzeltmeye çalışan hükümetlere vazgeçmeden karşı koyacağına dair görüşleri kesinleşti. Bu onun sosyalizmin ancak silahlı mücadele sonunda elde edilebileceği ve bu koşulları da ancak silahlanmış bir halkın savunabileceği yönündeki düşüncelerini kuvvetlendirmiştir:

Küba  [değiştir]
Küba Devrimi'ni başlatan Santa Clara çarpışmasından sonra, 76 mm'lik Sherman tankının önünde[3]
(1 Ocak 1959)Eylül 1954’te Meksika’ya gelişinden kısa süre sonra, Guevara Nico López ve Guatemala’dan tanıdığı diğer Kübalı sürgünlerle arkadaşlığını tazeledi. Haziran’da López onu Raúl Castro ile tanıştırdı. Birkaç hafta sonra Küba’daki siyasi hapishaneden salıverilen Fidel Castro Meksika’ya geldi ve 8 Temmuz 1955’te Raúl Guevara’yı Fidel Castro ile tanıştırdı. Bütün gece süren ateşli bir sohbetin ardından Guevara Castro’nun, aradığı esin kaynağı devrim lideri olduğuna kanaat getirerek Küba diktatörü Fulgencio Batista’yı devirmek için kurulan ‘’26 Temmuz Hareketi’’ne katıldı. Grubun doktoru olmasına karar verildiyse de hareketin diğer üyeleriyle askerî eğitime katıldı, eğitimin sonunda eğitmenleri Albay Alberto Bayo tarafından en göze çarpan öğrenci olarak nitelendirildi. Bu sırada Gadea, Guatemala’dan gelmişti ve Guevara ile ilişkileri devam ediyordu. 1955 yazında hamile olduğunu söyleyince, Guevara hemen evlenmelerini önerdi. 18 Ağustos 1955’te evlendiler ve 15 Şubat 1956’da Hilda Beatriz adını verdikleri kızları doğdu.
25 Kasım 1956’da Tuxpan, Veracruz’dan Küba’ya doğru yola çıkan Granma yatında Kübalı olmayan tek kişi Guevara’ydı. Karaya çıkar çıkmaz Batista’nın askerlerinin saldırısına uğrayan ekibin yarısı hemen orada veya yakalandıktan sonra öldürüldü. Guevara, bu çatışmada kaçan bir yoldaşın düşürdüğü cephaneyi almak için tıbbî malzeme çantasını bıraktığını ve o ânı, doktordan savaşçıya dönüştüğü an olarak hatırladığını yazar. Sırt çantası[›] Hayatta kalan 15–20 isyancı kaçarak Sierra Maestra dağlarına saklanır ve Batista rejimine karşı gerilla savaşına girişir.
Yoldaşları tarafından cesareti ve askerî yeteneği nedeniyle saygı gören Guevara isyancılar arasında bir lider, bir Comandante Comandante[›] olur. [12]. Birçokları için de “acımasızlığı” nedeniyle korkulan kişidir. Muhbir, kaçak ve casus olarak suçlu bulunan birçok kişinin infazından sorumludur. 1958 Aralığının son günlerinde devrimin en önemli olaylarından olan Santa Clara’ya saldıran "intihar timi"ni (isyan ordusundaki en tehlikeli işleri bu tim yapıyordu) yönetti. [13] Generallerinin ve özellikle de General Cantillo’nun ‘’Central America’’ isimli çalışmayan şeker fabrikasında Castro ile buluştuğunu ve isyan lideri ile ayrı bir barış pazarlığı yaptığını öğrenen Batista 1 Ocak 1959’da Dominik Cumhuriyeti’ne kaçmıştır.
7 Şubat 1959’da zafer kazanan hükümet tarafından Guevara “doğuştan Küba vatandaşı’’ ilan edildi. Kısa süre sonra Meksika’dan Granma yatıyla yola çıkmadan önce, ayrıldığı Gadea ile evliliğini resmen sona erdirmek için boşanma işlemlerine başladı. 2 Haziran 1959’da, 26 Temmuz Hareketi’nin Küba doğumlu bir üyesi olan ve 1958 sonlarından beri birlikte yaşadığı Aleida March ile evlendi. Çocukları[›]

TIME dergisi, 8 Ağustos 1960La Cabaña hapishanesinin komutanlığına atandı [14] ve 2 Ocak 1959’dan 12 Haziran 1959’a kadar altı ay boyunca üstlendiği bu görevdeyken Batista rejiminin memurlarının, BRAC gizli servis (Buró de Represión de Actividades Comunistas/Komünist eylemlerin bastırılmasından sorumlu servis) mensuplarının, savaş suçlusu olduğu iddia edilenlerin ve siyasî muhaliflerin yargılanması ve infazından sorumlu oldu. TIME dergisine göre, yönettiği yargılamaların “adil” olmadığı iddia edilmekteydi. [15] Daha sonra Ulusal Toprak Reformu Enstitüsü’nde önemli bir göreve geldi INRA[›] ve Küba Merkez Bankası’nın başkanı oldu. BNC[›] (sık sık parayı kınadığı ve yürürlükten kaldırılmasını desteklediği için bu horgörüyü göstermek adına Küba paralarını takma adı olan "Che" ile imzalamıştır).
Bu sıralarda satranca olan ilgisi tekrar canlanan Guevara Küba’da yapılan ulusal ve uluslararası turnuvalara katılmıştır. [16] [17] Özellikle genç Kübalıları oyunu öğrenmeleri için teşvik ediyor ve onların ilgisini çekecek etkinlikler düzenliyordu.
1959 yılından itibaren Guevara Küba'dan, diğer ülkelerdeki devrimci hareketlere yardım etti ama bunların tümü başarısızlıkla sonuçlandı. İlk deneme Panama’da yapılmıştı, diğer bir eylem de 14 Haziran’da Dominik Cumhuriyeti’nde yapıldı. (“El Argelino” diye de bilinen Henry Fuerte [18] ve Enrique Jiménez Moya önderliğinde.) [19]
1960 yılında Guevara ‘’La Coubre’’ silah gemisi patlamasında kurbanlara yardım etti. Kurtarma operasyonu sırasındaki ikinci patlamayla birlikte ölü sayısı yüzü aşmıştır. [20] Bu patlamada ölenlerin cenaze töreninde Alberto Korda Che’nin ünlü fotoğrafını çekmiştir. La Coubre'nin sabotaj ya da kaza sonucu mu patladığı bilinmemektedir. Sabotaj olduğunu iddia edenler, sorumlu olarak Merkezî Haberalma Örgütü’nü (CIA), [21] ve sabotajı yapan kişi olarak da merkezî eyaletlerdeki Batista karşıtı güçlerden Guevara’nın rakibi olan ve daha sonra CIA ajanı olduğu sanılan William Alexander Morgan'ı gösterirler. [22] Kübalı sürgünler, patlamanın sorumlusunun Guevara’nın SSCB’ye sadık rakipleri olduğunu ileri sürerler. [23]
Guevara daha sonra Sanayi Bakanı MININD[›] olarak Küba sosyalizminin açık ve kesin bir hale gelmesine yardımcı olmuş, ülkenin önde gelen kişileri arasına girmiştir. “Gerilla Savaşı’’ adlı kitabında silahlı başkaldırıya önayak olacak geniş örgütlere gerek duymadan küçük bir gerilla grubu (‘’foco’’) tarafından başlatılan Küba modeli devrim fikrinin tekrar edilmesini savunmuştur. El socialismo y el hombre en Cuba (1965) (Küba’da sosyalizm ve insan) adlı denemesinde sosyalist devletle birlikte “yeni bir insan” biçimlendirmenin gerekliliğini savunur. Bazıları Guevara’yı bu ‘’yeni insan’’ın alımlı ve yalın bir modeli olarak görür.
1961 yılındaki Domuzlar Körfezi İşgali’nde Guevara çarpışmalara katılmamıştır. Castro'nun emriyle Küba’nın en batısındaki Pinar del rio eyaletindeki bir kuvvetin başına geçmiş ve burada sahte çıkarma kuvvetini püskürtmüştür. Bu harekât sırasında yüzünden kurşun yarası almış ama kendi silahının kazara ateş almasıyla yaralandığını söylemiştir.
Guevara 1962 Ekim ayında ortaya çıkan Küba Füze Krizi’ne neden olan Sovyet nükleer balistik füzelerinin Küba’ya getirilmesinde anahtar rol almıştır. Birkaç ay sonra İngiliz gazetesi ‘’Daily Worker’’ ile yaptığı görüşmede eğer füzeler Küba kontrolünde olsaydı başlıca ABD şehirlerine doğru bu füzeleri kullanacağını söylemiştir. [24]

Küba'da ortadan kayboluşu  [değiştir]
Che Guevara Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na hitap ederken
(New York City - 11 Aralık 1964)Aralık 1964'te Birleşmiş Milletler'de konuşma yapmak üzere Küba heyetinin başı olarak New York'a gitti. (dinleyiniz, RealPlayer gereklidir; ya da okuyunuz). CBS televizyon kanalında pazar günleri yayınlanan Face the Nation isimli haber programına çıktı. ABD Senatörü Eugene McCarthy, Malcolm X'in çalışma arkadaşları, Kanadalı radikal Michelle Duclos dahil olmak üzere değişik kişi ve gruplarla görüştü. [25][26] 17 Aralık'ta Paris'e uçtu ve üç aylık bir uluslararası geziye başladı. Bu gezi sırasında Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşik Arap Cumhuriyeti (Mısır), Cezayir, Gana, Gine, Mali, Dahomey, Kongo-Brazzaville ve Tanzanya'yı dolaştı. İrlanda, Paris ve Prag'da molalar verdi. 24 Şubat 1965'te Cezayir'de, sonradan uluslararası sahnede son görünüşü olacak olan "İkinci Afrika-Asya Ekonomik Dayanışma Semineri"ndeki konuşmasını yaptı. Bu konuşmada şöyle demiştir: "Ölümüne olan bu mücadelede hiçbir sınır yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde meydana gelen olaylara kayıtsız kalamayız. Bir ülkenin emperyalizme karşı zaferi bizim zaferimizdir, aynı şekilde yenilgisi de bizim yenilgimizdir." [27][28] Şu sözlerle de dinleyicilerini şaşırtmıştır: "Sosyalist ülkelerin, Batı'nın sömürgeci ülkeleriyle üstü kapalı işbirliğini tasfiye etmeleri ahlakî görevleridir." Sonra da bu hedefe ulaşmak için komünist bloğu ülkelerinin uygulaması gereken bir dizi eylemi sıralamıştır. [29][30] 14 Mart'ta Küba'ya döndüğünde Havana havaalanında Fidel ve Raúl Castro, Osvaldo Dorticós ve Carlos Rafael Rodríguez tarafından sade bir törenle karşılandı.
İki hafta sonra Guevara kamu hayatından çekildi ve ardından tamamen ortadan kayboldu. Castro'dan sonra gelen adam olarak bakıldığı Küba'da nerede olduğu, 1965 yılının en büyük gizemlerindendi. Ortadan kayboluşu için değişik sebepler öne sürüldü: sanayi bakanıyken savunduğu sanayileşme projelerinin görece başarısızlığı, Çin-Sovyet Ayrılığı arttıkça Guevara'nın Çin Komünist Partisi yanlı tutumunu onaylamayan Sovyet resmî görevlilerinin Castro'ya yaptıkları baskı ve Küba'nın ekonomik gelişmesi ile ideolojik çizgisi üzerine Guevara ile Küba lideri arasındaki önemli görüş ayrılıkları. Castro'nun Guevara'nın tanınmışlığından rahatsız olup onu tehdit olarak görmesi de neden olarak gösterildi. Castro'nun bazı muhalifleri onun Guevara'nın kayboluşu hakkındaki açıklamalarının şüphe uyandırıcı olduğunu söylerler. Guevara'nın niyetlerini hiç alenen açıklamayıp, sadece Castro'ya yazılmış tarihsiz ve tarzı olmayan dalkavukça bir mektupla bildirmiş olması çoğu kişi tarafından şaşırtıcı bulunmuştur.
Guevara'nın görüşlerinin Çin Komünist Partisi liderleri tarafından açıklanan görüşlerle benzeşmesi, ekonomisi gittikçe Sovyetler Birliği'ne daha da bağımlılaşmakta olan Küba için büyüyen bir sorundu. Küba devriminin ilk günlerinden itibaren Guevara'nın Latin Amerika'da Maocu stratejinin uygulanmasını savunduğu düşünülüyordu ve yaratmış olduğu Küba'nın hızla sanayileşmesini öngören plan, Çin'in "İleri Büyük Atılım"ına benzetiliyordu. Küba'nın batılı "gözlemcileri"ne göre Guevara'nın Sovyet koşullarına ve önerilerine karşı çıkmasına rağmen Castro'nun kabul etmek zorunda kalması ortadan kaybolmasının nedeni olabilirdi. Halbuki hem Guevara hem de Castro, Sovyetler Birliği ve Çin'in de bulunduğu birleşik cepheyi destekliyordu. Ayrılığa düşmüş bu iki ülke arasında antlaşma sağlamak için başarısızlıkla sonuçlanan bir dizi girişimde de bulunmuşlardı.

Guevara, Havana havaalanındaki "karşılama heyetiyle"
(14 Mart 1965)Kruşçev'in Castro'ya danışmadan Küba'dan füzeleri çekmeye razı gelmesini Sovyetlerin ihaneti olarak gören Guevara, Küba Füze Krizi'nden sonra Sovyetler Birliği hakkında daha da şüpheci oldu. Cezayir'deki son konuşmasında artık Kuzey Yarımküre'yi, batıda ABD ve doğuda SSCB liderliğinde, Güney Yarımküre'nin sömürücüsü olarak gördüğünü belirtmiştir. Vietnam Savaşı sırasında komünist Kuzey Vietnam'ı desteklemiş ve gelişmekte olan ülkelerin halklarını, silahlanıp "pek çok Vietnamlar" yaratmaları için teşvik etmiştir.[31]
Guevara'nın akıbeti hakkındaki uluslararası spekülasyonların baskısıyla Castro 16 Haziran 1965'te yaptığı açıklamada insanların Guevara hakkında bilgi almalarının ancak Guevara istediğinde mümkün olabileceğini söyledi. Guevara'nın ortadan kayboluşu ile ilgili Küba içinde ve dışında pek çok dedikodu yayıldı. Aynı yılın 3 Ekim'inde Castro, Guevara'nın birkaç ay önce kendisine yazdığı tarihsiz mektubu açıkladı. [32] Bu mektupta Guevara Küba devrimine bağlılığını tekrarlıyor ancak devrim yolunda yabancı topraklarda savaşmak için Küba'dan ayrılma niyetini bildiriyordu. Mektubunda "dünyadaki diğer uluslar benim basit emeğime çağrı yaptılar" diyerek, "yeni savaş alanlarında" gerilla olarak savaşmak için ayrılmaya karar verdiğini belirtiyordu. Aynı zamanda hükümet, parti ve ordu içindeki tüm görevlerinden istifa ettiğini ve ona devrim için yaptıklarını takdir amacıyla verilmiş olan Küba vatandaşlığından vazgeçtiğini de ekliyordu.
Dört yabancı gazeteciyle 1 Kasımda yaptığı görüşme sırasında Castro, Guevara'nın nerede olduğunu bildiğini ama açıklamayacağını belirterek, eski yoldaşının öldüğüne dair söylentileri reddetti ve Guevara'nın sağlığının çok iyi olduğunu ekledi. Castro'nun sözlerine rağmen 1965'in sonunda Guevara'nın akıbeti bir gizem olarak kaldı, hareketleri ve nerede olduğu iki yıl boyunca özenle saklanan bir sır oldu.

Kongo  [değiştir]
Kısa dalga radyo dinlerken. Oturanlar: (soldan başlayarak) Rogelio Oliva, José María Martínez Tamayo (Kongo'da "Mbili" ve Bolivya'da "Ricardo" kodadıyla tanınır), ve Guevara. Ayakta duran Roberto Sánchez (Küba'da "Lawton" ve Kongo'da "Changa" kodadıyla bilinir).1965 yılının 14 Mart'ını 15 Mart'a bağlayan gece boyunca yaptıkları toplantı sonucunda Guevara ve Castro, Sahara Çölü altındaki bölgede Küba'nın ilk askerî operasyonunu bizzat Guevara'nın yönetmesi konusunda anlaştılar. Cezayir[›] Bazı güvenilir kaynaklar Guevara'nın kendisini bu operasyonda desteklemesi için Castro'yu ikna ettiğini söyler. Aynı derecede güvenilir diğer kaynaklar ise Latin Amerika ülkelerindeki koşulların focos gerilla çekirdeklerinin kurulması için henüz uygun olmadığını savunan Castro'nun bu eyleme girmesi için Guevara'yı ikna ettiğini söyler.[33] Castro'nun kendisi de ikinci görüşün doğru olduğunu söylemiştir.[34] O zamanlar Cezayir'in devlet başkanı olan ve Guevara ile kısa süre önce görüşen Ahmed Bin Bella ise şöyle demiştir: "Afrika'da hüküm süren durumun büyük devrim potansiyeline sahip görünmesi, Che'yi Afrika'nın emperyalizmin zayıf halkası olduğu sonucuna itti. O da artık çabalarını Afrika'ya yönlendirmeye karar verdi."[35]
Küba operasyonu Kongo-Kinşasa'daki (önceleri Belçika Kongosu, sonradan Zaire ve günümüzde Demokratik Kongo Cumhuriyeti) Patrice Lumumba yanlısı Marksist Simba hareketinin desteklenmesi ile sürdürülecekti. Guevara, yardımcısı Victor Dreke ve on iki Kübalı 24 Nisan 1965'te Küba'ya vardı. Diğer Kübalılar da kısa süre sonra onlara katıldılar. [36] Bir süre, gerilla lideri Laurent-Désiré Kabila ile çalıştılar.Kabila[›] Kabila, aynı yılın Kasım ayında Kongo ordusu tarafından bastırılan bir isyana girişmeleri için Lumumba'nın destekçilerine yardım etmişti. Guevara, önemsiz biri olduğuna karar verdiği Kabila'yı bırakmış ve şöyle yazmıştır: "Hiçbir şey onun bu ânın gerektirdiği adam olduğuna beni inandıramaz."[37]

Guevara Kongo kuvvetlerine gerilla taktiklerini öğretirken. Planı, Tanganyika Gölü'nün batı sahillerindeki kurtarılmış bölgeyi Kongo ve diğer özgürlük hareketlerinin savaşçılarını eğitmek için kullanmaktı. Solunda Santiago Terry (kodadı: "Aly") ve sağında, Angel Felipe Hernández (kodadı: "Sitaini") görülüyor.Guevara 37 yaşında olmasına ve resmî askerî eğitim almamış olmasına rağmen, Batista'nın devrilmesinde önemli yer işgal eden Santa Clara harekâtının da içinde bulunduğu Küba devrimi deneyimlerine sahipti. Astımı nedeniyle Arjantin'de askere alınmamıştı. Perón hükümetine olan muhalefeti gözönüne alındığında bundan gurur duyardı.
Mike Hoare'un içinde bulunduğu Güney Afrikalı paralı askerler ve Kübalı sürgünler Kongo ordusuyla birlikte Guevara'yı engellemeye çalıştılar. Guevara'nın haberleşmesini dinliyor, saldırmak için hazırlanan isyancılara ve Kübalılara pusu kuruyor ve Guevara'nın ikmal hatlarını kesiyorlardı.[38][39] Guevara'nın gayesi yerel Simba savaşçılarına komünist ideolojiyi ve gerilla savaşını öğreterek bir anlamda Küba Devrimini 'ihraç etmekti'. Guevara Pasajes de la Guerra Revolucionaria:Congo (Kongo Günlükleri)'nde devrimin başarısızlığının ana nedenleri olarak yerli Kongo kuvvetlerinin yeteneksizliği, uzlaşmazlığı ve kendi aralarındaki sürtüşmeyi göstermiştir. [40] Aynı yılın sonlarına doğru astımı nüksetmiş, yedi ay sıkıntı yaşadıktan sonra düş kırıklığına uğramış bir şekilde, Küba'dan gelenlerden sağ kalanlarla (birliğinin altı üyesi ölmüştü) Kongo'yu terketti. Bir noktada yaralıları Küba'ya gönderip, tek başına savaşmaya devam etmeyi ve devrimcilere örnek teşkil etmeyi de düşünmüştü. Ancak silah arkadaşları ve Castro'nun gönderdiği iki memurun ikna etmesi sonucu Kongo'dan ayrılmayı kabul etti.
Ölümünden sonra açıklanması niyetiyle bıraktığı mektubun Castro tarafından kamuoyuna açıklanması [41] ve bu mektupta dünyanın diğer bölgelerindeki devrimlere kendini adamak için Küba ile olan tüm bağlantılarını kopardığını yazması, ahlakî açıdan diğer savaşçılarla Küba'ya dönmesini engellemiştir. Kongo'dan ayrıldıktan sonra altı ay boyunca Darüsselam, Prag ve Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde saklanmış, Kongo deneyiminde yazdığı anılarını toparlamış ve biri felsefe [42] diğeri ekonomi [43] üzerine iki kitabın taslaklarını yazmıştır. Bu dönem boyunca Castro, Guevara'yı Küba'ya dönmesi için zorladı, Guevara bunu kabul ettiğinde dönüşünün geçici olacağı ve adadaki varlığının sır kalacağı şartını koştu; Latin Amerika'da bir yerlerde yeni bir devrim çabasına hazırlık yapmak için gereken birkaç aylık bir süre için geri dönecekti.

Bolivya  [değiştir]
Bolivya seferinin başlarında "Ramon" katır üzerinde.
Başkaldırı  [değiştir]Guevara'nın nerede olduğu konusundaki spekülasyonlar 1966 yılı boyunca ve 1967'de de devam etti. Mozambik bağımsızlık hareketi FRELIMO'nun temsilcileri, 1966 sonu ya da 1967 başında, Guevara ile Darüsselam'da buluştuklarını ve o zaman da onun devrim projelerine yardım önerisini reddettiklerini bildirdiler.[44] 1967 yılının 1 Mayıs gösterileri sırasında Havana'da yaptığı konuşmada, Silahlı Kuvvetler Bakan vekili Bnb. Juan Almeida, Guevara'nın "Latin Amerika'da bir yerlerde devrime hizmet ettiğini" duyurdu. Bolivya'da gerillaların başında olduğuna dair gelen haberlerin doğru olduğu sonradan anlaşılmıştır.
Castro'nun isteğiyle, gözden uzak Ñancahuazú bölgesindeki bir arazi, Guevara tarafından eğitim alanı olarak kullanılması için, yerli Bolivya Komünistleri tarafından satın alınmıştı.Kamp[›]. Bulgulara göre Ñancahuazú bölgesindeki bu kamptaki eğitim Guevara ve yanındaki Kübalılar için çarpışmadan daha tehlikeliydi. Bir gerilla ordusu oluşturma yolunda pek başarılı olunamamıştır. Eski Stasi ajanı Haydée Tamara Bunke Bider, ya da daha iyi bilindiği takma adı ile "Tania", La Paz'da Guevara'nın ana ajanı olarak yerleşmişti. Tania'nın KGB için de çalıştığı rivayet edilir ve Bolivyalı yetkilileri Guevara'nın izini bulmaya yönlendirdiği için bilmeden Sovyet çıkarlarına hizmet ettiği de anlaşılmaktadır.[45]

Vallegrande'nin yerini gösteren Bolivya haritası[46] Bolivya Ordusu ile Mart 1967'de ilk çatışmaları sonucu eğitim kampını terkederken geride bıraktıkları önemli sayıdaki fotoğraf, Guevara'nın Bolivya'da olduğuna dair ilk kanıt olmuştur. Fotoğrafları gören Bolivya Devlet Başkanı René Barrientos'un Guevara'nın başının bir kargı üzerinde La Paz şehir merkezinde sergilenmesini istediği söylenir. Başkan Bolivya Ordusu'na Guevara'yı ve yandaşlarını takip edip yakalama emrini verdi.
Guevara'nın yaklaşık elli kişiden oluşan ve ELN (Ejército de Liberación Nacional de Bolivia - Bolivya Ulusal Bağımsızlık Ordusu) adı altında eylem yapan gerilla kuvveti iyi donatılmıştı ve dağlık Camri bölgesinde Bolivya düzenli ordusuna karşı bazı başarılar elde etti. Eylül'de ise Ordu iki gerilla grubunu ve liderlerden birini öldürmeyi başardı.
Zorlu geçen çatışmalara rağmen, gerillaların esir aldığı yaralı Bolivya askerlerinin gereken tıbbî yardımı alması konusunda hassas davranan Guevara sonradan bu esirleri de salıvermiştir. Hatta yaralanarak ele geçirildiği Quebrada del Yuro'daki son çarpışmadan sonra geçici olarak tutulduğu yere götürüldüğünde gördüğü yaralı Bolivya askerlerine tıbbî yardım bile önermiş ama bu önerisi sorumlu Bolivyalı subay tarafından geri çevrilmiştir.[47]

Guevara'nın Bolivya'da devrim başlatma planları birkaç yanlış anlama üzerine kurulmuştu:
Yalnızca ülkenin askerî hükümeti, ve eğitimi ve donanımı yetersiz ordusuyla mücadele etmeyi bekliyordu. Halbuki yerini öğrenen ABD hükümeti, CIA ve diğer kurumların ajanlarını isyanı bastırmak için yardım amacıyla Bolivya'ya göndermişti. Bolivya Ordusu, ABD Özel Harekât Birlikleri tarafından eğitilip donatılmaktaydı.ABD Askerî yardımı[›] Askerî danışmanların yanı sıra, gönderilen birlikler arasında kısa süre önce kurulan ve gerillaların bulunduğu bölgeye yakın bir alandaki La Esperanza'da cengel savaşı eğitimi almış olan seçkin Rangers taburu da vardı.[48][49]
Guevara yerli muhaliflerden yardım alacağını ve işbirliği içinde olacağını ummuştu. Bu yardım hiçbir zaman gerçekleşmedi. Mario Monje liderliğindeki Bolivya Komünist Partisi Havana'dan çok Sovyetlere yönelmişti ve söz vermelerine rağmen Guevara'ya yardım etmediler. (Parti liderlerinin isteklerine karşı gelen Rodolfo Saldaňa, Serapio Aquino Tudela ve Antonio Jiménez Tardio gibi bazı Bolivya Komünist Partisi üyeleri Guevara'ya katılmış ya da destek vermişlerdir.)
Havana ile radyo bağlantısını koruyacağını umuyordu ancak Küba'dan sağlanan iki kısadalga radyo vericisi de bozuktu, dolayısıyla gerillalar Havana ile iletişime geçemiyorlardı. (Bu ve bunun gibi diğer konularda Castro tarafından Guevara'nın Bolivya'daki operasyonlarına destek sağlamakla görevlendirilen Manuel Piñeiro'nun performansı berbat olarak nitelendirilebilir.) Olayların daha karmaşık hale gelmesinin bir sebebi de Havana'dan gönderilen radyo mesajlarını kaydetmek ve deşifre etmek için kullanılan teyp kayıt cihazının bir nehri geçerken kaybolmasıydı. Böylece Havana'dan gelen mesajların deşifre edilmesi çok zorlaştı.Mesaj[›]
Bunlara ek olarak Guevara'nın uzlaşmadan çok kişileri karşısına alma huyu, Kongo'da olduğu gibi Bolivya'da da yerel liderlerle başarılı işbirliği geliştirememesine sebep olmuştur.[50] Bu kötü huy Küba'daki gerilla savaşı sırasında da kendini göstermiş ama Castro'nun zamanında araya girmesi ve rehberliğiyle kontrol altında tutulmuştu.[51]
 
 
Yakalanışı ve öldürülmesi  [değiştir]
Rodríguez, yakalanan Che Guevara ile birlikte
(La Higuera, Bolivya - 9 Ekim, 1967)
Che Guevara'nın 9 Ekim 1967 günü saat 13:00 de yargısız infaz edildiği La Higuera'daki okul binasıBir muhbir Guevara'nın gerilla kampının yerini Bolivya Özel Harekât Birliği'ne bildirdi. 8 Ekim'de kamp kuşatıldı ve Guevara Simeón Cuba Sarabia ile birlikte Quebrada del Yuro kanyonunda devriye gezerken yakalandı. Ayaklarından yaralandıktan ve silahı bir mermiyle harap edildikten sonra teslim oldu. (Tabancasında açıklanamaz bir şekilde şarjör bulunmuyordu.) Yakalandığı sırada orada bulunan askerlerin bazılarına göre Guevara bağırarak "Ateş etmeyin! Ben Che Guevara'yım ve canlı olarak daha değerliyim" demiştir.
Barrientos, Guevara'nın yakalandığını öğrenir öğrenmez hemen öldürülmesini emretmiştir.Barrientos[›] Guevara yakın bir köy olan La Higuera'daki köhne bir okula götürülmüş ve geceyi orada geçirmiş, ertesi gün öğleden sonra öldürülmüştür. Celladı, Bolivya ordusunda çavuş olan ve Guevara'yı vurması kura sonucu saptanan Mario Terán'dır. Çarpışmada öldüğü izlenimi vermek ve yüzünden isabet almayarak tanınmasını kolaylaştırmak için ayaklarına defalarca ateş edilmiştir. Che Guevara'nın son sözleri şöyle olmuştur: "Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın." [52] Cesedi bir helikopterin iniş takımlarına sıkıca bağlanmış ve yakınlardaki Vallegrande'ye götürülmüştür. Buradaki bir hastanede cesedi bir küvetin içinde basına gösterilmiştir.[53] Bu sırada çekilen fotoğraflar San Ernesto de La Higuera ve El Cristo de Vallegrande (Vallegrande İsası)nın doğmasına sebep olmuştur.[54] Askerî bir doktor tarafından elleri kesildikten sonra Bolivya Ordusu subayları tarafından bilinmeyen bir yere götürülmüş, cesedinin gömüldüğü mü yakıldığı mı sorusu cevapsız kalmıştır.Ampütasyon[›]
Guevara'yı Bolivya'da takip etmekten sorumlu olan, Félix Rodríguez adındaki CIA ajanıydı. Bu ajan daha önce Escambray Dağları'ndaki isyancılarla ve Havana'daki Castro karşıtı gizli gruplarla bağlantı kurmak için Domuzlar Körfezi istilası öncesi gizlice Küba'ya sızmış, istiladan sonra da başarılı bir şekilde geri çıkarılmıştı. [55][56] Guevara'nın yakalanışını duyan Rodríguez, değişik Güney Amerika ülkelerindeki CIA istasyonları yoluyla Langley, Virginia'daki CIA merkezine bu bilgiyi iletmiştir. Rodríguez Guevara'nın Rolex saati ve başka bazı kişisel eşyasını almış ve sonraki yıllarda bunları röportaj yaptığı gazetecilere gururla göstermiştir. İçlerinde el feneri de bulunan bu eşyalardan bir kısmı CIA'de sergilenmektedir.
Gerillalar ile bağlantılı bir başka olay da Régis Debray'nin tutuklanması ve duruşmasıdır. Nisan 1967'de hükümet güçleri, Ecole Normale Supérieure 'de Marksist filozof Louis Althusser'den [57] ders almış olan ve Havana Üniversitesi'nde felsefe profesörlüğü yapan genç Fransız vatandaşı Debray'yi yakalar ve gerillalarla işbirliği yapmakla suçlar. Debray muhabir olarak çalıştığını ve iki yıl önce gizemli bir şekilde ortadan kaybolan Gueavara'nın gerillalara liderlik ettiğini söyler. Uluslararası ilgi kazanan Debray'nin davası Ekim ayı başlarındaydı. Bolivya yetkilileri 11 Ekim'de Guevara'nın iki gün önce hükümet kuvvetleriyle girmiş olduğu çatışma sonucu vurularak öldüğü yolunda (yalan) açıklama yapar.
15 Ekim'de Castro, Guevara'nın öldüğünü kabul eder ve tüm Küba'da üç günlük yas ilan eder. Guevara'nın ölümü Latin Amerika'daki ve üçüncü dünya ülkelerindeki sosyalist devrimci hareketlere indirilmiş ağır bir darbe olarak kabul edilir.

Che Guevara'nın Küba, Santa Clara'daki anıtmezarı1997 yılında Guevara'nın elleri olmayan cesedinden kalan kemikler Vallegrande yakınlarındaki bir uçak pistinin altından kazılarak çıkarılmış, DNA testiyle kimliği tespit edilmiş ve Küba'ya geri getirilmiştir. 17 Ekim 1997'de cesedinden kalanlar, Bolivya'daki gerilla harekâtı sırasında ölen yoldaşlarından altısıyla birlikte, 39 yıl önce Küba Devrimi'nin başarısını belirleyen savaşı kazandığı Santa Clara'da özel olarak hazırlanmış anıtmezaraAnıtmezar[›] askerî törenle gömülmüştür.

Bolivya Günlüğü  [değiştir]Guevara yakalandıktan sonra Bolivya'daki gerilla harekâtında karşılaştığı olayları yazdığı günlüğü de ele geçirilmişti. [58] Günlük, onun Ñancahuazú'daki çiftliğe gelişinden kısa süre sonra, 7 Kasım 1966'da başlıyor, yakalanmasından bir gün önce, 7 Ekim 1967'de sonlanıyordu. Günlükte, Bolivya Ordusu tarafından yerleri çok erken tespit edilen gerillaların operasyona nasıl hazırlıksız başlamak zorunda kaldığı, Guevara'nın daha sonra birbiriyle bağlantıyı kaybedecek olan birliğini ikiye bölme kararını açıklaması ve genel olarak başarısızlıkları anlatılır. Guevara ile Bolivya Komünist Partisi arasındaki anlaşmazlık ve dolayısıyla Guevara'nın beklediğinden daha az askerle kalmış olması da günlükte kayıtlıdır. Guevara'nın yerli halktan asker bulamamasının sebebinin, gerilla grubunun yörede konuşulan Tupi-Guaraní dili yerine Quechua'yı öğrenmiş olması olduğu anlatılır. Harekât beklenmedik sona doğru giderken Guevara'nın hastalığı da ağırlaşır. Astım krizleri giderek daha zor geçmektedir ve son saldırılar ilaç bulabilmek amacıyla yapılmıştır.
Bolivya Günlüğü kabaca çevrilerek Ramparts dergisi tarafından basılıp hızla dünyaya dağıtılmıştır. Bundan başka dört günlük daha bulunmuştur. Bunlar Israel Reyes Zayas (takmaadı "Braulio"), Harry Villegas Tamayo ("Pombo"), Eliseo Reyes Rodriguez ("Rolando")'ya [59] ve Dariel Alarcón Ramírez ("Benigno")'ya [60] aittir. Bu günlüklerin herbirinde, konu olan olayların değişik yönleri dile getirilmektedir.

Mirası ve eleştiriler  [değiştir]Ayrıca bakınız: Popüler kültürde Che Guevara
2005 yılının Kasım sayısında (#46) Alman haftalık haber dergisi Der Spiegel, Gandhi ve Guevara'nın mirasçıları olarak nitelediği Avrupa'nın barışçıl devrimcileri üzerine bir yazı yayımlar.Guevara'nın cesedinin resimleri dolaştırılıp ölümü hakkındaki gerçekler tartışılırken Che efsanesi de yayılmaya başladı. Dünyanın her yerinde Che'nin öldürülmesini protesto eden gösteri yürüyüşleri yapıldı. Yaşamı ve ölümü üzerine makaleler, övgüler, şarkılar ve şiirler yazıldı.[61][62] ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Latin Amerika uzmanları, “gelmiş geçmiş en çekici ve en başarılı devrimcinin” ölümünün öneminin hemen farkına vararak Guevara’nın komünistler ve diğer sol eğilimliler tarafından “kahramanca ölen örnek devrimci” olarak idolleştirileceğini belirtti. [63]
Bu tahminlerin inandırıcılığı, özellikle 1968 Mayıs’ındaki öğrenci hareketlerinde Guevara’nın güçlü bir başkaldırı ve devrim sembolü olarak ortaya çıkmasıyla birlikte giderek arttı. [64] Sol kanattan eylemciler Guevara’nın şan, şeref ve ödüllere karşı olan belirgin kayıtsızlığını belirttiler ve Guevara’nın sosyalist idealleri aşılamak için şiddetin gerekli olduğu fikrinde anlaştılar. [65] 'Che yaşıyor!' sloganı batı bloğunda duvarlarda gözükmeye başlarken [66] 1968 hareketlerinin öndegelen simalarından Jean-Paul Sartre'ın, Guevara’yı "çağımızın en mütekâmil insanı" olarak tanımlaması da Guevara’nın aşırı derecede övülmesini desteklemiştir. [67]
Guevara’nın ardında bıraktıkları belirgin bir şekilde partizan tavırlarla genişledi. ABD Dışişleri Bakanlığı’na verilen raporlarda kendi ülkelerinde ortaya çıkacak başkaldırılardan korkan sol kanattan olmayan Latin Amerikalıların Guevara’nın ölümü sayesinde rahat bir nefes aldıkları belirtilmiştir. [63] Daha detaylı analizlerde Guevara’nın yöntemlerinin acımasızlığına ışık tutulmuş ve Fidel Castro’nun belirttiği, Guevara’nın “aşırı derecede saldırgan olma özelliği” açıklanmıştır.[68] Guevara’nın yaşamının sorunlu yanlarını araştıran yazılarda Küba’nın devrim sonrası ilk çalışma kamplarının açılışındaki rolü, çeşitli gerilla harekâtlarında yakalanan karşı birlik esirlerine karşı sempatik olmayan davranışları ve entelektüel açıdan kendisinden aşağı gördüklerini sık sık aşağılaması anlatılmıştır. [69] Her ne kadar Gueavara’nın yöntemlerine karşı eleştiriler sağ kanattan gelse de sol kanattan da kimi eleştiriler gelmekteydi. Özellikle anarşistler ve sivil hak özgürlükçüleri Guevara’yı otoriter, çalışan sınıf karşıtı bir Stalinci olarak görüyor ve geride bıraktığının çok bürokratik ve otoriter bir rejim olduğunu belirtiyordu. [70] Ayrıca Latin Amerika’nın büyük bölümünde ortaya çıkan ve Che’den ilham alınarak başlayan devrimlerin pratik sonucunun, zalim militarizmin uzun yıllar boyunca sürmesi olduğu teorileri bulunmaktadır. [71]

Che’den sonra Küba  [değiştir]Guevara’nın ölümü Küba’da dış politika aracı olarak gerilla savaşının kullanılmasının bırakılmasını hızlandırdı ve Sovyetler Birliği ile bir yakınlaşma sağladı, böylece Sovyet çizgisinde bir yeniden yapılanma başladı. Küba birlikleri 1970’lerde Afrika’ya tekrar daha geniş çaplı bir askeri harekâtın parçası olarak döndü ancak Latin Amerika ve Karayipler’deki başkaldırı hareketlerine açık destek yerine lojistik ve organizasyonel destek sağlandı. Küba ayrıca ülkenin COMECON sistemine entegre olmasından sonra uygulanması mümkün olmayan, Guevara’nın başlattığı ekonomik çeşitlilik ve hızlı endüstrileşme planlarından da vazgeçti. 1965’lerde bile Yugoslav komünist gazete Borba, Küba’da bulunan birçok boş ve inşaatı yarım kalmış fabrikaya dikkati çekerek Guevara’nın Sanayi Bakanlığı’nda bulunduğu dönemin mirasının "kendini beğenmişlik ve gerçeklik arasındaki çatışmanın üzücü anıları olarak ayakta kaldığını" yazmıştır..[72]
Küba devleti Guevara’nın anısını ayakta tutmak için ülke çapında sayısız heykel ve sanat eseri yaptırdı, okulları, işyerlerini, kamu binalarını, ilan panolarını ve paraları Guevara’nın resimleriyle donattı. [73] Ülkedeki tüm çocuklar her okul gününe "¡Pioneros por el Comunismo, Seremos como el Che!" (Çevirisi: Komünizm için öncüler, Hepimiz Che gibi olacağız!) andıyla başlar. Guevara'nın Santa Clara’daki anıtmezarı birçok Kübalı için dinsel bir önem taşımaya başladı[66] aynı zamanda da Guevara’nın yaşamının uluslararası alanda ilgiyle karşılanması da ülkenin gelişen turizm sektörüne büyük yarar sağladı. 2004 yılında anıtmezar 127.597’si yabancı 205.832 kişi tarafından ziyaret edildi.
Bunun yanısıra, birçok Kübalı sürgün Guevara’dan hiç de iyi olmayan biçimlerde sözetmektedir ve Che bazıları tarafından "La Cabaña Kasabı" olarak anılmaktadır. Bu tanımlama, Carlos Santana'nın 2005 yılında Oscar ödül töreninde bir Che tişörtü giymesinden sonra Küba doğumlu müzisyen Paquito D'Rivera’nın Santana'yı ağır şekilde eleştirdiği açık mektupta da tekrarlanmıştır. [74] Benzer duygular Küba asıllı ABD’li aktör ve yönetmen Andy Garcia tarafından da paylaşılmıştır. Garcia 2004 yılında "Che yıllardır kahraman gibi anlatılmaktadır ancak öyküsünde karanlık bir yan da vardır. Bir rock yıldızı gibi görünüyor ama birçok insanı yargısız ve savunmasız bir şekilde infaz etmiştir. "[75] Garcia’nın 2005 yapımı filmi "The Lost City" Küba Devrimi’nin kalbinde acımasız bir zalimlik yattığını göstermektedir ve filmin bazı Latin Amerika ülkelerinde yasaklandığı bildirilmiştir. [76] Guevara rolündeki aktör Jsu Garcia birçok kez, yerde yaralı yatan Batista askerlerini vururken gösterilmiştir. [77]

"Che kültü"  [değiştir]Tartışmalara rağmen Guevara’nın popüler bir sembol olması ve dünya çapında bu sembolün yaygınlaşması sonucunda yorumcular global bir "Che kültü" ‘nden sözeder olmuştur. Fotoğrafçı Alberto Korda [78] tarafından çekilen bir fotoğrafı kısa sürede yüzyılın en çok tanınan resimleri arasına girmiş, monokrom grafik haline getirilen bu portre tişörtlerden posterlere, kahve kupalarından şapkalara birçok hediyelik eşya üzerinde kullanılmıştır.[79]
Latin Amerika’da 1990’larda yapılan neo-liberal reformların başarısızlığı da “Washington konsensüs”üne olan muhalefeti artırdı [80] ve Guevara’nın birçok siyasi görüşüne olan desteği tekrar gündeme taşıdı. Bu görüşlerin arasında Panamerikanizm, bölgedeki halk hareketlerine destek, kilit sanayilerin devletleştirilmesi ve hükümetin merkezîleştirilmesi bulunmaktadır. [81] Nikaragua’da 16 yıl sonra ideolojik temellerini Guevarizm’den alan Sandinistacılar hükümet seçimlerini tekrar kazandılar. Bu grubun destekçileri 2006 seçim zaferini kutlarken Guevara tişörtleri giydi. [82] Bolivya devlet başkanı Evo Morales Guevara’ya birçok övgüde bulunduktan sonra Che’nin yerel koka yapraklarından yapılmış portresini başkanlık bürosuna astı. [83] 2006’da Che Guevara tişörtü giyerek halka hitap eden Venezuela devlet başkanı Hugo Chávez [84] Fidel Castro ile birlikte, Guevara’nın gençliğini geçirdiği Arjantin’in Córdoba şehrindeki evi ziyaret etti ve bu deneyimini “gerçek bir şeref” olarak niteledi. Bunu dinleyen binlerce insan “Hissediyoruz! Guevara bizimle birlikte!" diye bağırarak karşılık verdi. [85] Guevara’nın kızı Aleida da Chavéz ile yaptığı ve “Yeni Latin Amerika” için planlarını açıkladığı ayrıntılı röportajı bir kitap hâlinde yayımladı. [86] Guevara, Kolombiya gerilla hareketi FARC [87] ve Meksika Zapatista grubu için hâlâ büyük bir esin kaynağıdır.[88]
Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Latin Amerika dışındaki birçok bölgede Guevara simgesi, ideolojik ve politik içeriğini uzun zamandan beri kaybederek global bir markaya dönüştü ve Guevara takıntısı bazıları tarafından yalnızca basit bir "ilk gençlik devrimcilik hülyâsı" olarak tanımlandı.[66] Guevara’dan esinlenen protesto hareketlerine konu olan Amerika Birleşik Devletleri’nde ise, bir CD taşıma çantası üzerindeki Guevara resmi, Che’nin Osama bin Ladin ve Adolf Hitler ile kıyaslandığı çok güçlü bir muhalefet sonucunda kaldırıldı. [89] Bu ürünü üreten şirket Target Corporation, kamuya açık bir özür mesajı yayımladı. [90]ABD’li, Latin Amerikalı ve Avrupalı yazarlar Jon Lee Anderson, Régis Debray, Jorge Castañeda ve diğerleri Guevara’nın imajının gizemli hâlini yokedebilmek için yaşamını ve geride bıraktıklarını hiç de idealistik olmayan yönlerden anlatan kitaplar ve makaleler yazdı. Hatta Octavio Paz’ın yazdığı ve Marksizm’in eleştirel suçlamasını da içeren kitap Latin Amerika solunun büyük kısmı tarafından sahiplendi. [91] Politika yazarı Paul Berman daha da ileri giderek "günümüz Che kültünün " Küba’da varolduğuna inandığı "muazzam sosyal mücadelenin" ve rejim karşıtlarının çabasının gözardı edilmesine neden olduğunu belirtir. [92] 1960’larda Küba Devrimi’ni destekleyen yazar Christopher Hitchens, Guevara’nın mirasını: "Che'nin ikon statüsünün sağlamlaşmasının nedeni başarısız olmasıdır. Öyküsü yenilgi ve tecrit içerir ve bu nedenle de çok çekicidir. Yaşasaydı, Che miti çok uzun zaman önce ölmüş olacaktı." diyerek özetlemiştir.

0

yoldaş ibo

20/9/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı

IBRAHIM KAYPAKKAYA
(1949-1973)

1949 yılında Çorum'da doğdu. Babası yoksul bir emekçiydi. Okulundan arta kalan zamanlarda ailesine yardım ediyordu. Ama koyun gütmeye giderken bile yanına kitap kalem alıyordu. İlkokulu bitirince Ankara Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na yatılı öğrenci olarak başladı. Devrimci düşüncelerle de ilk kez burada tanıştı. Hasanoğlan'dan pekiyi ile mezun olunca İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na kaydoldu. Köyüyle ilişkisini hiç kesmiyor, her gidişinde dergi, gazete, kitap götürüyordu.

    Aolbumler ve Biyografiler Yazilar Mucadeleye KATIL

IBRAHIM KAYPAKKAYA

ibrahim kaypakkaya
 
ibrahim kaypakkaya
 
 
 
 
 

 O artık Çapa'daki devrimci çevrenin en önde gelenlerindendi. İlk bildirisini gericilerin saldırısına uğrayan Çetin Altan için kaleme alacaktı. Konferans, açık oturum, forum, tartışma, seminer ne varsa hepsini izliyordu. Fikir Kulüpleri Federasyonu'na bağlı olarak kurulan Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü kurulunca İbrahim başkanlığa seçildi. Bunun üzerin bir ay okuldan uzaklaştırma cezası aldı.

Forum, Ant, Türk Solu, Aydınlık gibi dergilere yazıyordu. Öğrenci hakları için verilen bir kavganın ardından bir grup arkadaşıyla birlikte okuldan atıldı.Önce bir otelde çalıştı, ardından matematik dersleri vererek geçimini sağlamaya başladı.

Eylemlerde hep en önde yürüyordu.

1960'ların sonunda "Demokratik Devrimciler" adı verilen ve TİP içinde muhalefet eden grubun içindeydi. Bu grubun gençlik içindeki örgütlenmesi Dev-Genç'ti. Dev-Genç içinde de bir süre sonra ayrılık çıktı ve İbrahim "Aydınlıkçı" grup içinde yer aldı. 12 Mart döneminde ise Aydınlıkçılardan, eylem anlayışı, Cumhuriyet dönemine yaptığı eleştiriler ve Kürt sorunu nedeniyle koptu. Askeri yönetim koşullarında TKP/ML olarak adlandırılan örgütün kurulmasına önayak oldu.

Malatya, Tunceli, Antep'te örgütlenme çalışmaları yürüttü. Köy göz gezdi, köylülere Çin, Vietnam ve Ekim devrimlerini anlattı.

Onun çalışma yaptığı köylerin yakınında Sinan Cemgil ve iki arkadaşı girdikleri çatışmada öldürülmüşlerdi. İhbarcının Kâhyalı köyü muhtarı Mustafa Mordeniz'in olduğunu ortaya çıkarttı. Ardından muhtar öldürüldü.

Muzaffer Oruçoğlu ve Ali Haydar Yıldız ile birlikte Tunceli yöresine geçti. 23 Ocak 1973 gecesi kaldıkları köy kuşatıldı. Ali Haydar vuruldu. Diğer arkadaşları kaçtı, Kaypakkaya da vurulmuştu. Köylerden aldığı yardımla bir süre yaralı olarak yaşadı. Vurulduğunun beşinci günü ise köyün öğretmeninin ihbarı sonucu tutuklandı. Buzlu derelerin içinde yaya sürüklendi. Ayakları donmuştu. Askeri hastanede ayakları kesildi. Sorgu ve cezaevi dönemi dört ay sürdü.

Delik deşik bedeni babasına 1973 yılının Mayıs ayında Diyarbakır Cezaevi'nde teslim edildi. *

KAYPAKKAYA, '68'İN İBO'SU

İbrahim Kaypakkaya... 12 Mart'ın ardından Diyarbakır Cezaevi'nde ölen genç bir devrimci. Ölümü hep karanlıkta kalan Kaypakkaya, bir kitapla yıllar sonra yeniden gündemde. Yaşamı anlatılırken dönemin ağırlığı da vurgulanıyor.

MUZAFFER ORUÇOĞLU

A niden gelip yanıma oturdu. Önümdeki kâğıda çizdiğim gül ve nargile marpucundan başımı kaldırıp baktım ki o. Gülümsüyordu her zamanki gibi. Duru su mavisinde ışıldayan çakıl saflığını çağrıştırıyordu bakışları. Kütüphanenin bende merak ve dinleme arzusu yaratan, o fısıltılı, malum köşesinden kalkıp gelmişti. Saatlerce okumanın verdiği bilgi yorgunluğuyla sağ avucuna gömdü alnını. Güle ve nargile marpucuna baktı.

"Farkında mısın bilmem," dedi, "bu okulda bir yığın değerli insan var. Bunlar, yağmurunu taşıyamayan kararsız kara bulutlar gibi gezinip duruyorlar."

Hiçbir şeyin farkında değildim. Ayıp olmasın diye kalemimi yatırıp, sandalyeme yaslandım. Kesat ve dilsiz bir iklimle dinlemeye koyuldum.

"Bunlar, Köy Enstitüleri ruhunun henüz kaybolmadığı öğretmen okullarının en başarılı öğrencileri olarak seçilip buralara gönderildiler," diye sürdürdü. "Her biri birer yağmur yüklü buluta benziyor. Bütün mesele, bunların bereketlerini bereketli topraklara boşaltmalarıdır."

Zamanın dışında yaşayan ve esnemeyi seven bir insan olarak aklımı biraz zorladım. Sözün özündeki ateşi sezinler gibi oldum. Kendi yüreğinden her daim bir adım önde yürüyen bu adamın beni örgütlemeye geldiğini anladım.

Aradan bir ay geçti. İçime uçurum suskunluğu çöktü. On kişi olduk. Kanadını mum alevinde yakmayan pervanenin aşkı nicedir diyerek, Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun Çapa şubesini, on kişi olarak kurduk ve ABD'yi hedef alan bir kuruluş bildirgesi yayınladık.

Kısa bir zaman sonra müdür bizleri çağırdı, durumu sordu ve tümümüzü disiplin kuruluna verdi. Ahmet Kabaklı, Nihat Sami Banarlı gibi tanınmış hocaların içinde yer aldığı kurul, okuldan ihraç kararına vardı. Durumu öğrenince babamın sesi çınladı kulaklarımda: "Rahat durmadın, köpoğlu köpek! Şimdi ne halt edeceksin, koca İstanbul şehrinde!"

Ivır zıvırımı torbalayıp okulun önüne çıktım. Yaptığımız işin doğru olduğuna inanmama rağmen, yine de bir kuşku vardı içimde. Mevsimsiz prensiplerin kurbanı olup olmadığımı anlamaya çalışıyodum. Başımı çevirip bir baktım ki gülümseyerek geliyor. Yanında birkaç "atılmış"la yaklaştılar.

"Ne o, çok çabuk binmişsin Amentü gemisine, cennette bekleyenin mi var?"

"Sokakta kaldık, sorun olduk," dedim.

Kikir kikir güldü. Sağ elini omuzuma koyarak, "bu halk bizi besler," dedi, yeter ki sorun olalım. Sorun olmaktan korkan insan aç kalır, sorunları çözemez." Bakışları disiplin kurulunun karar aldığı odanın penceresine çevrildi. "Bunlara acıyorum," diye mırıldandı. "Bunlar, çocukların işaret parmaklarından korkuyorlar. Çocukların soru sorması kadar güzel bir şey var mı yeryüzünde?"

Bu halk bizi besler'e bakıyordum ben. Çarpık adımlarla karşıdan karşıya geçen birkaç kişinin dışında kimsecikler görünmüyordu. Anamın yoksullar için söylediği, "ekmeği kuru, ayranı duru," sözü yankılanıyordu içimde.

Grevler, köylü mitingleri, toprak işgalleri derken, Türk Solu dergisinin yazı kurulunda yeniden bir araya geldik. Her zamanki gibi gözünün kuyruğuyla süzerken gülümsüyordu şirin şirin. Güzel şeyler yapmanın verdiği rehavetle,

"Eeeee anlat bakalım Hacı Fışfış, yaşamla aran nasıl" diye sordu.

"Fena değil," dedim. "Yaşamımı mide kıyıntısı ile moloz döşek arasında sıkışmaktan kurtardım. İyi oldu.. Köçek fistanı gibi renklendi ruhum."

Keyfinden gözlerinin içi ışıldadı. Sözlerimin gerçek anlamlarıyla değil de çağrıştırdıklarıyla daha çok ilgilenir gibi bir hali vardı.

"Yaşadığımız pratik, ortak yönlerimizi keşfetmemize ve çoğaltmamıza yardımcı oluyor. Yalnız adamlar olmaktan çıktık. Sır kumkuması, kesirsiz, mükemmel insanlar değiliz artık. Lakırdıyı ağzımızda çiğnemiyoruz. Yalın ve doğrudan bir tarza doğru yaklaşıyoruz. Tartışmaları kökten sürme, yaşayan düşüncelerle kaliteli hale getirmeye çalışıyoruz."

Ciddi şeyler söylemesine rağmen sesinde içtenlikli, içli bir alay arzusu vardı. İyimserliğini, bilgisinin ve pratiğinin zemini haline getirmişti.

"Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki marsıvan eşeği bile değişmek zorunda kalıyor," dedim. "Anlam kazanmayan bir tek kıpırtı kalmadı. Deli alacasındayız."

"Doğru," diye onayladı. "Bizi bu hale getiren, ülkenin ve dünyanın durumudur. Hayat, kelini körünü toplayarak iki ayağının üzerinde doğrulmaya çalışıyor. Kültür Devrimi ve Vietnam direnişi, dünyanın kabuğunu çatlattı, özneye dönüştürdü bizi. Güç olmanın zamanıdır."

Öğrenci hareketlerinin dışındaydık. Ben köylü, o ise işçi hareketleriyle yakından illgileniyordu. Kitle hareketleri, 15-16 Haziran işçi direnişiyle doruk noktasına erişti. Bunu 12 Mart darbesi izledi.

Uçurumdan gelen seslere kulak verdim. Karşı zirvelere sis çökmüştü.

"Ekmek torbalarımız dibe vurdu," dedim. "Kitaplar ve zirve sisleriyle başbaşa kaldık. Halk denilen deryanın kıyısındayız. Derya bizim içimizde ama biz deryanın içinde değiliz. Korkuya kesmiş, sessizleşmiş bir deryanın kıyısındayız...

Elindeki çöple, ayağına büyük gelen kara lastiğin burnunu kurcalıyordu. Kasketi yana kaymıştı. Kiremit kızılı kıllar basmıştı çenesini.

"Darbe, ülkenin mumlarını tek tek söndürüyor," diye mırıldandı. "Mumu sönen bir halk homurdanır, acı çeker. Sessizliği derinleştiren bu öğelerdir."

Sessizleştik. Avurtları çökmüştü. Mantığıyla hesaplaşan mağrur bir inatın egemenliği altındaydı sesi. Güzel günlere olan inancının dışında, her şeyini yitirmiş gibiydi. Derviş sessizliğiyle dinliyor, sağ göz kapağını hafif indirerek, kararlı ve kesin konuşuyordu. Zirvelerden inen sislerdeydi bakışlarımız.

Kafasının arkasına ve ensesine saplanan saçma yaralarından ve kurşun sıyrığından ılık kan sızıyordu kara. Derinleşen acılarda ve tüfek seslerindeydi kulakları. Kafasının kanlanmış kara batan tarafını kaldırmak isteyince, yaklaşan ayak seslerini duydu. Başucuna dikilen askerleri dinlemeye koyuldu.

"Kafası parçalanmış. Silahı yok. Çevirin, ceplerini yoklayın. Kimliğine bakın."

Sırtüstü çevrileceğini anlayınca gözlerini yumdu. Kar, kan ve ter karışımı yüzde taşlaşan şafak aydınlığına baktılar. Soluğunu kıstı, iç gözleriyle bakışları izledi. Koynuna dalan ellerin soğukluğundan ürperdi. Cüzdanın çevrilen ilk sayfasından buz mavisi bir ses yükseldi.

"Haydar Mecit. Bu da kimmiş? Köylülerden birisi olmalı."

Ölüyü bırakıp, kendilerini uçurumdan aşağılara atanların peşine düştüler. Uzaklaşan ayak seslerini hassasiyetle izledi ölü. Şafak ayazının uyuşturduğu ellerini açlığına ve acılarına bastırarak doğruldu ve yaralı bir kurt hırsıyla olay yerinden uzaklaştı sendeleye sendeleye.

Bir arkadaşla birlikte kendimi uçurumdan aşağı atmış, yuvarlana yuvarlana gelip buzlu suda konaklamıştım. İki saat sonra, sabah güneşinin ışıldattığı karşı zirvedeydik. Yırtıcı kuşların gübreleriyle renklenen bir kayanın üzerinde oturmuş, olay yerine, Vartinik'e bakıyorduk. Müfrezenin silahsız bir grubu bastığını ve kimseyi ele geçiremediğini sanıyorduk. Halbuki A. Haydar Yıldız vurulmuş, İbo ise yaralı haliyle kaçmıştı.

Köylüler, bitkin, kanlı ve sararmış benziyle kapıyı çalan ölüyü görünce dehşete kapıldılar ve onu içeri almak zorunda kaldılar. Yaralarını temizleyip karnını doyurdular. Büyük lastik ayakkabısının içindeki karları çıkardılar, çoraplarını ocak başının üzerinde kuruttular ve ona hemen evi terkedip gösterecekleri mağarada kalmasını söylediler. Ayaz karanlığı, karanlık ise gökyüzünü ve dağları yutmuş gibiydi.

Mağara, dayanılmaz derecede soğuktu. Karanlığı ve kıpırtıları soluyarak bekledi. Donacağını düşündü. Sızlayan yaralarını dinledi. Mağarayı terkedip kara ve karanlığa karıştı. Bu sefer bir öğretmenin evindeydi. Yaraları buzlanan, yanaklarının kılcal damarları patlayan bu garip ölüyü, sıcak bir misafirperverlikle ağırladı öğretmen. Ve sonra durumu, el altından müfrezeye bildirdi. Zaten Ölü'yü aramaya çıkmıştı müfreze.

Müfrezenin pür silah eve girdiğini gören Ölü, inadına ve soğukkanlılığına halel getirmeksizin gizlenmiş derin bir irkilişle ayağa kalktı.

"Hiç kimse kanundan kaçamaz. Seni Haydar Mecit sanmıştık, dirilip kaçınca İbrahim Kaypakkaya olduğunu anladık. Maceran burada noktalandı."

Ödünsüz, dik bir duruşla tartışmaya koyuldu müfrezeyle. Hayretten donakaldı köylüler. Tartışma kelepçeyle noktalandı. Bir gün önce bir sırığa bağlanarak dağdan indirilen bir ölünün sırık izine düşüp, buzlu ve çetin bir dere yolculuğuna çıktılar. Ayağındaki ayakkabı, müfrezeyle birlikte katetmeye çalıştığı Kutuderesi'ni içine alacak derecede büyümüş ve sulu karla dolmuştu. *

İFADENİZ Mİ NEYİNİZ VARSA ALIN; OĞLUMUN CENAZESİNİ VERİN...

Binadan koşar adımlarla çıkan yarbay cipin yanına geldi. Ali Kaypakkaya'ya inmesini söyledi. Birlikte aynı binaya girdiler. Bir koridordan geçtikten sonra yarbay, Ali Kaypakkaya'yı bir odaya aldı.

İçeride beyaz önlüklü bir adam vardı. O adamı görünce bu kez Ali Kaypakkaya'nın içi kararmış "İbrahim belki de hasta, yine hastaneye yatırdılar, bu adamların telaşı bundan" diye düşünmeye başlamıştı.

Beyaz önlüklü adam, Ali Kaypakkaya odaya girince telaşlı ve tedirgin davranışlarla ona "otur şuraya, buyur sigara yak..." demiş paketinden sigara uzatmıştı.

Ali Kaypakkaya ne sigara aldı, ne de oturdu. Odada aşağı yukarı dolanmaya başladı.

O sırada birden kapı açıldı. Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Şükrü Olcay yanında bir albay, hastane müdürü ve bir-iki subayla içeri girdiler.

Şükrü Olcay yukarıdan aşağıya Ali Kaypakkaya'yı süzdü, "Sen İbrahim Kaypakkaya'nın babası mısın" diye sordu.

Ali Kaypakkaya "Evet" diye yanıtladı onu.

Sonra Şükrü Olcay kesin ve katı bir sesle "Bunu birdenbire söylemek olmaz, ama ben söyleyeceğim; İbrahim öldü...." dedi.

Ali Kaypakkaya'nın birden bütün kanı çekildi. "Anlayamadım..." diye kekeledi.

"Oğlun öldü diyorum" diye sözünü yineledi Şükrü Olcay.

Ali Kaypakkaya şaşkın ve birden bembeyaz olmuş yüzü altından "Neden ölsün benim oğlum, ölmez o..." diye karşılık verince... "Öldü diyorum, işte öldü o..." diye kesip attı Şükrü Olcay.

Ali Kaypakkaya bu kez garip bir şekilde hareketlenmiş ve sanki boğulmak üzere olan bir insanın çırpınışlarıyla bir yandan yutkunuyor bir yandan ceplerini karıştırıyordu. Sonra cebinden mektubunu çıkarıp "işte yazdığı mektup beni çağırıyor, ölmez benim oğlum, hasta değildi, sağlığım yerinde diye yazıyor" diye bağırmaya başlamıştı.

Şükrü Olcay "intihar etti, oğlun intihar etti..." diye bağırarak karşılık verdi ona. Ali Kaypakkaya ise kesik kesik yanan yüreğini dışarıya vuruyordu: "Hayır, hayır oğlum öldürüldü, oğlumu öldürdünüz, onu öldürdünüz, onu öldürdünüz, onu döve döve öldürdünüz, oğlumu siz öldürdünüz..."

Odadakilerden birisi "sus, yoksa haddini bildiririz" diye kesti Ali Kaypakkaya'nın yakarışlarını; gözdağı verdiler ona.

Ali Kaypakkaya bir aralık suskunluktan sonra, içli ve acılı bir sesle "verin benim cenazemi, ifadeniz mi neyiniz varsa alın; oğlumun cenazesini verin..." dedi.

İlkin "vermeyeceğiz, biz gömeriz" dediler. Bu söz üzerine birden yırtıcı bir sesle Ali Kaypakkaya "Cenazemi vermezseniz bir adım gitmem" diye diretti.

Şükrü Olcay bu sıra beyaz gömlekli adama dönerek "Şuna su verin" dedi. Ali Kaypakkaya "suyunuzu falan istemiyorum, oğlumun cenazesini istiyorum, onu dişimi tırnağıma takıp büyüttüm, bir gecekondum var, şimdi onu satıp oğluma harcayacağım, köyüme götüreceğim..." diye karşılık verdi.

Şükrü Olcay çevresindekilere "Muamelesini yapın" deyip döndü ve çıktı odadan.

Sonra Ali Kaypakkaya'yı getiren yarbay onu tekrar alarak dışarıya çıkardı. Oğlunu görmek için Diyarbakır'a ilk indiği gün kapısından çevirdikleri Askeri Hastane'ye geldiler.

Orada Ali Kaypakkaya'ya yapması gereken birtakım işlerden söz ettiler. O da gidip belediyeden bir "müsaade kâğıdı" aldı. 430 lira verip bir tabut seçti. 70 liraya kefen satın aldı.

Kefen katlanırken, yolda gelirken kurduğu düşleri, oğlunun çocukluğunu, gözü önüne gelen kundağını, onu kucağına alışını anımsadı.

Sonra bir hamal tutarak tabut ve kefeni ona verip hastaneye döndüler.

Belediye memuru "taşınabilir" diye bir kâğıt imzalayıp verdi ona. Bir yer gösterip oturup beklemesini söylediler.

Oğlu yaralı yattığı günlerde, yüzünü göstermedikleri koridorlarda, şimdi onu görmeyi bekliyordu.

Bir süre sonra İbo'yu buzdolabından çıkardılar. Ali Kaypakkaya'ya "işte oğlun hazır" dediler. Kafadan kesikti. Karnı, kolları, bacakları ve kaba etleri yarılmıştı. Parça parça edilmişti İbo. Gövdesi delik deşikti. "Otopsi" diye mırıldandı onu buzdolabından çıkaran adam. "Peki ya bu delikler ne?" diye söyledi Ali Kaypakkaya. Ses etmediler.

Oğlunun karşısında sanki kanı kurumuştu Ali Kaypakkaya'nın, Karşısında o yiğit, o dal gibi oğlu yerine, kesilmiş, delik deşik edilmiş insan parçaları duruyordu. Boğazı ve gırtlağı tamamen çürümüş ve simsiyahtı. Sanki çembere alınmış da sıkılmış gibiydi. Daha sonra da kesilip parçalanmıştı boğazı. Omuzlarında, göğsünde sürüyle delik vardı.

Görüntüler karşısında İbo'yu tabutuna yerleştiren hamal ağlamaya başlamıştı. Ali Kaypakkaya ona parasını vermek istemiş, adam almamıştı. "Bu bizim insanlık görevimiz" demişti. Nöbetçi erler ve hastabakıcılar Ali Kaypakkaya'yı yatıştırmaya çalışıyorlardı.

Gelirken İbo'ya vermek için yanına aldığı 1200 liradan 550 lira kalmıştı.

Gidip bir taksiyle pazarlık yaptı. Taksici parayı peşin istedi. Sonra Ali Kaypakkaya'ya "Uçağa götür" dediler. Arkasından hep birileri geliyordu.

Uçakta 240 lira tabut taşıma parası aldılar. Cebinde kalan diğer parayı bilete verdi. Çıkışmayan kısmı için "Arkasından gelenlerin" araya girmesiyle "sonra alırız" dediler.

Oradan Ali Kaypakkaya'yı havaalanına getirip polise teslim ettiler.

Havaalanında uçuş bekleme salonuna alınırken arama kabininde Ali Kaypakkaya'yı arayan polisler, onun ceplerinden oğluna getirdiği ve İbo'nun savunması için babasından istediği bildirileri buldular. Evirip çevirip bakıyorlar ve söyleniyorlardı. Ali Kaypakkaya "Onları oğlum istemişti, savunması için gerekiyormuş, ona getirmiştim" diye açıkladıysa da, polisler "Yok efendim yok, bunlar suçtur, yasaktır, madem oğlun öldü, yorgan gitti kavga bitti deyip bunları yırtacaktın, seni suçlu olarak alıkoymamız gerekiyor..." diye bağırdılar.

Ali Kaypakkaya bu davranış karşısında polislere "Oğlum ölmüş, bildiriyi nasıl düşüneyim, sabah beri bir dilim ekmek bir yudum su canıma girmemiş" diyerek kendisini bırakmalarını söylemiş, oradaki bir kadın polisin araya girmesiyle Ali Kaypakkaya'yı bırakmışlardı.

Uçak Ankara'ya indiğinde Ali Kaypakkaya'yı iki yüzbaşı karşıladı. Onunla taksi tutmaya çıktılar. İbo'yu taksiye yerleştirip bağladılar.

Önde İbo'nun bağlı olduğu taksi, arkada "takipçilerin" arabası evin önüne geldiler.

Babası İbo'yu evine taşıdı. O gece evinde onun başında bekledi. Başı avuçlarında düşündü durdu, yaşlandı durdu oğlunun başucunda. Sabah erkenden gidip bir minibüs tuttu. Ve oğluyla birlikte köylerine geldi.

İbo ile birlikte "takipçiler" de köye geldiler.

Çevre köylerden İbo'nun köye geldiği şaşılası bir biçimde kısa sürede duyulmuştu. Onu duyanlar öbek öbek uğurlamaya geliyordu. Evin çevresi bir anda köylülerle dolmuştu.

Mezarlığın karşısından geçen büyük yoldaki benzincinin lokantası önünde "takipçilerin" arabaları duruyordu. Takipçiler orada oturmuş uzaktan köyü ve mezarlığı gözlüyorlardı... *

NİHAT BEHRAM

("İbrahim Kaypakkaya" kitabından,

Umut Yayıncılık, 2. baskı 1996)

KASKETLİ FOTOĞRAF

Yıl 1971. 12 Mart askeri darbesinin ardından 26 Nisan 1971 tarihinde sıkıyönetim ilan edildi. Arananlardan birisi de bendim . İbrahim Kaypakkaya Ankara'daydı. Birlikte Güneydoğu'ya gidecek ve Aydınlık hareketini örgütleyecektik. Benim kimlik sorununu çözmek için İbrahim'in köyüne gitmeye karar verdik.

Önce İbrahim'lerin Ankara Mamak NATO yolu üzerindeki evinde birkaç gün kaldık. Sonra Çorum yakınındaki Karakaya köyüne gittik. İbrahim'in babaannesi bizi Karakaya köyünde ağırladı. Daha sonra örgütlenme çalışmaları yürütmek üzere Malatya'ya doğru yola koyulduk.

Malatya'da tanıdıklarımız sınırlıydı. Bunlardan birisi de daha önce siyasi nedenlerle tutuklanmış, tüm devrimcilerin dostu Süleyman Kırteke'ydi. Kırteke'nin bir akrabasının evinde kalırken onu çağırdık. Bize yardımcı olmasını istedik. Her ikimize de kılık kıyafet ayarlamak gerekiyordu. İbrahim'in, yıllarca poster olarak kullanılan ünlü kasketli fotoğrafı işte bu sırada çekildi. Süleyman Kırteke, şapkalı fotoğrafın öyküsünü şöyle anlattı:

''12 Mart askeri darbesinden sonraki günlerdi. Solun bilinen isimleri, Malatya'ya örgütlenmek ve gizlenmek için geliyorlardı. Biz de gelenleri önceden belirlediğimiz köylere ve mekânlara yerleştiriyorduk. Tam gününü hatırlamıyorum ama, sanırım Kürecik dağları kar alacasıydı İbrahim Kaypakkaya'yı Hallahort Mehmet Ali'nin evine götürdüğümüzde. Akrabalarımızdan İbrahim Erdoğan beni aramış ve evlerinde iki misafirimin olduğunu söylemişti. Oraya gittiğimde karşıma daha önceden tanıdığım Oral'la, Dev-Genç'in son kurultayında tanıdığım İbrahim Kaypakkaya çıktı. Sorun aynıydı. Önce tebdili kıyafet sonra kimlik . Ben üstümdeki elbiseleri Oral'la değiştirdim. Kaypakkaya'ya ise ilginç bir kıyafet denk düştü. O günlerde akrabam İbrahim (Erdoğan)'lerin evinde alacak-verecek meselesi nedeniyle İran'dan getirilip rehin tutulan bir İran'lı genç kalıyordu. Onun kıyafetlerini İbrahim'e uygun gördük. Gencin adını da hatırlıyorum: Feyzullah.

Feyzullah'ın üzerindekileri çıkarıp İbrahim'e giydirdik. O ünlü kasketi de kafasına geçirmişti, Malatya Mücelli caddesindeki evin hemen karşısındaki Foto Kemiksiz'e gittik. Fotoğraflar çekildi, kimlikler hazırlandı. Bundan sonra Mehmet isimli bir arkadaş İbrahim'i Hallahort Mehmet Ali'ye götürdü. Daha sonra sembol olan kasketli fotoğrafın kısa öyküsü bu. Dikkat edilirse Kaypakkaya'nın başındaki kasket Türkiye'deki kullanılan kasketlere benzemez. Sebebi o İran'lı Feyzullah'ın kasketi olmasındandır.'' *

ORAL ÇALIŞLAR

0

1 mayıs

20/9/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı

          1   mayıs                                                                                                                                                                        

Bugün dünyanın dört bir yanında, çeşitli ülkelerin işçileri gür sesleri, çelik yumrukları ve burjuvaziye karşı ortak mücadele azmiyle tek bir yürek halinde birleşecekler. Bu mücadele azmiyle yalnız işçi sınıfının değil, onunla birlikte, dünyanın bir ucundan öbür ucuna tüm çalışanların yüreği alev alev yanmaktadır.

Bugün, Türkiye işçi sınıfının, tüm emekçi sınıf ve tabakalarının da, dünya proleteryasına ve emekçi halklarına elini uzatıp, onlarla birlikte, bilinç ve inançla davaya sahip çıkma günüdür.

Bundan 90 yıl kadar önce Amerika’da işçi sınıfı "iş gününün 8 saate indirilmesi" için bir genel grev başlatmıştır. Bu, 8 saatlik işgünü için verilen mücadelelerin başlangıcı değildi.

1948’de daha önceki yıllardan beri süregelen "işgününün kısaltılması" mücadelesi yükselmiş, Avrupa işçi sınıfı ayağa kalkmış, iktidarı ele geçirip, işgününün kısaltılması da dahil kendi sorunlarını kendinin çözeceğini, soyulan, ezilen, sömürülen tüm halkın kurtuluşunu böyle sağlayacağını gür sesiyle ortaya koymuştur. Bu tarihte ilk kez işçi sınıfının ayaklanmayla kapitalizme karşı mücadele edeceğini göstererek bağımsız siyasi hir hareket olarak ortaya çıkıp, bilimsel ideolojisini ortaya koymuştur.

Bu mücadele diğer dünya ülkelerine sıçrarken, aynı yıllarda Yeni Zellanda’da tarım işçileri 8 saatlik işgününü kabul ettirdiler.

Daha sonra 1886 yılının 1 Mayısında, Amerika’nın beş binden fazla şehir ve kasabasında, ‘‘8 saatlik işgünü" için genel bir grev başlatıldı. Askeri birliklerin işçilerin üzerine salınarak oluk gibi kan akıtılıp, dört sendika liderinin idamıyla bastırılan bu mücadele, 16-18 saat çalışan, sömürülen, aynı düşmana karşı mücadele veren tüm dünya proletaryası arasında geniş yankılar uyandırdı ve dünya proletaryasının birliğini aydınlatan bir meşale oldu.

1889 yılında 2. Enternasyonalin birinci kongresi "8 saatlik işgünü" sorununu ele alarak, bu isteği daha büyük bir güçle savunmak ve gerçekleştirmek için, bütün dünya işçilerinin belli bir günde eyleme geçmelerini kararlaştırdı. Bu karara göre o gün uluslararası bir gösteri düzenlenecek, bütün şehirlerde işçiler hükümetten işgünü süresinin kanunlarla indirilmesini isteyeceklerdi.

Kongrenin kararı 1890 yılında, tüm dünya işçilerinin burjuvaziye karşı "tek bir yürek, tek bir yumruk" olduğu bir mücadele azmi içinde yürürlüğe girdi.

Bu mücadele yalnızca iş saatlerinin kısaltılması ve ekonomik istemlerle sınırlı kalmadı. 1 Mayıslar kapitalizmin sömürü ve vahştine karşı işçi sınıfının birliğinin aynı amaç etrafında, aynı inançla yoğrulup, eğitildiği, kurtuluşlarının kapitalizmin yerle bir edilmesiyle sağlanacağının bilincine ulaştığı günler oldu. Artık, emek ile sermaye arasındaki uzlaşmazlık ve sınıf mücadelesi geniş işçi kitlelerini sarıyordu.

Ülkemizde 1 Mayıslann kutlanması 1960’lara kadar uzanır. Ancak gerçek anlamıyla, işçi sınıfının mücadelesinin temel olduğu anlamda ilk kez, 1922 yılında kutlanmıştır. İstanbul, İzmir ve diğer şehirlerde, emperyalist işgal sırasında mitingler, yürüyüşler düzenlenmiş, Türkiye İşçi Derneği, Beynelmilel İşçi İttihadı ve Türkiye İşçi Sosyalist Partisi gibi örgütlerin öncülüğünde, İstanbul sokaklarında, İşçilerle halk birlikte Enternasyonal’i ve 1 Mayıs için yazılan türküleri haykırmışlardır:

"1 Mayıs, 1 Mayıs ilk dileğimiz
Yaşatacsk seni tunç bileğimiz!
Kara kış günleri yansın, kül olsun!
Kırmızı çiçekli bahar uyansın
Birleşin,
Gelin!
Yerden yükselin!
Birliksiz işçi, işçi değildir."
Bu türkü emperyalist işgal altındaki ülkemizde, Çanakkale'den Afyon'a, Kütahya'dan Antep'e halkımızın bağrında yanan mücadele gücü ve azmiyle dilden dile dolaşmıştır.

l925 yılında işçi sınıfının ve tüm halkın bu güçlü birliğinden korkan egemen sınıflar, Takrir-i Sükun kanunu ile bu girişimleri durdurup, 1 Mayısı "Bahar Bayramı" ilân etmiştir. Bu kanun uzun yıllar yürürlükte kalarak, dipçiğin, falakanın, jandarma kurşununun yoksul halkımıza uygulanmasını meşrulaştırmıştır.

Bugün ülkemizde emperyalizmle bütünleşmiş yerli tekelci sermaye ve onun yandaşları geçmişte kutlanan 1 Mayısları unutturmaya çalışmaktadır. Onların unutturmak istedikleri, 1921’lerden 1925’lere kadar kutlanan 1 Mayıslardaki işçi sınıfı ve emekçi halkın dayanışması, mücadele azmi ve devrimci geleneğidir. Bu devrimci ruhun yaşatılması, oligarşiye ve faşizme karşı yığınların yükselen mücadelesi ve işçi sınıfımızın devrimci birliğinin güçlenmesiyle mümkün olacaktır.

Bu yüzden 1 Mayıslar yalnız kutlama törenleriyle, söylenen marşlarla ve sloganlarla sınırlı tutulamaz. Bugün, biricik devrimci sınıf olan işçi sınıfının birlik ve mücadelesinin güçlendirilmesi gereken bir gündür. Kurtuluşu yalnız işçi sınıfının kurtuluşuyla mümkün olan yoksul köylünün, küçük üreticinin ve diğer emekçi sınıf ve tabakaların mücadele ve dayanışma ruhunun güçlendirilmesi gereken bir gündür. Bu nedenle, 1 Mayıslar çiçeklerle yapılan gösteriler ve tören havası içine hapsedilemez. 1 Mayıs günü hayatın her alanında ve o günün özgül koşullarının gerektirdiği her türlü "Anma" ve "devrimci ruhu yaşatma" şeklinde kutlanır. 1 Mayısların canlı kalan ve yaşayan özelliği, proleteryanın mücadeleci geçmişini günümüze bağlarken, onun devrimci anısıyla mücadelemizi bilemesi, bize günlük sorumluluk ve görevlerimizi de vurgulamasıdır. 1 Mayıs, devrimci hareketin güncel sorunlarının ön plana geçirilmesi, tartışılması için de bir nedendir.

Başta işçi sınıfımız olmak üzere, emekçi halkımız ve onun sosyalist öncülerinin birliği güçlendirilmeli, hergün mücadelemize katılanların sayısı arttırılırken, ideolojik ve politik eğitimi de unutulmamalıdır. Halkımızın birlik, dayanışma ve mücadelesi yalnızca güncel ekonomik haklar ve ona bağlı siyasi hedeflerin gösterilmesi ile sınırlandırılamaz. 1 Mayısta işçi sınıfımıza bu dar mücadele biçimini öneren kendini halkın kurtarıcısı sanan, kendilerinin enginleri fethetme (!) ruhuyla mücadeleye atıldıklarını iddia eden baylarımız bu önerileriyle sosyal faşist olmakla suçladıkları sağ revizyonist hasımlarıyla aynı çizgiye geldiklerinin farkında mıdırlar? Bilemeyiz.

Tüm halkımızın kurtuluşu demek olan işçi sınıfınıın kurtuluşunu hedef alan mücadelemizde, proleterya demokrasisinin kurulmasına giden yolda güncel yaşamımızdan en büyüğünden en küçüğüne kadar, haksızlığa, sömürüye, zulme, faşizme karşı talepler bulup çıkarmalı, zenginleştirmeli, onlara sıkıca sarılıp, sömürü ve baskı düzenine karşı mücadelemizi sürdürmeliyiz.

Bir yandan her türden mücadelemizi siyasi hedefimiz etrafında birleştirirken öte yandan işçi sınıfımızın ve halkımızın birliğini sağlamak da güncel görevimizdir. Bu görevimizin aşılmasında ideolojik berraklık ve devrimci birliğimizin sağlanmasında, 1 Mayıs bize ışık tutmalıdır.

Bugün ülkemizdeki sol hareket ideolojik, teorik ve örgütsel alanda bir karışıklık ve dağınıklık içindedir. Böyle bir durum, egemen sınıfların kendi iç çelişkileri ve bunalımları nedeniyle giderek saldırganlaştığı, emekçi halkımızla faşist karşı devrimci güçler arasındaki çatışmaların arttığı bir sırada yaşanmakta. DGM’ye karşı direnen, işten atılan, katledilen işçilerimizin, Malatya’da, Uşak’ta faşistlerle kadın erkek omuz omuza mücadele eden halkımızın devrimci mücadelesinin yükselip güçlenmesi, doğru hedeflere yönelmesi için birlikteliğin ve sosyalist öncülerin birlikteliğinin sağlanması gerekmektedir.

Ülkemizin bu somut koşullarında, devrimci hareketin sorunlarının çözümlenmesi, işçi sınıfının ve tüm emekçi halkımızın faşizme ve oligarşiye karşı savaşını başarıya ulaştırmak için dağınıklığa son vermeliyiz. Güncel görevimiz halkımızın mücadelesini siyasi hedefine doğru yöneltecek, onun sosyalist öncülerini bağrında toplayarak, onların ideolojik teorik ve örgütsel birliğini sağlayacak olan partinin yaratılmasıdır.

1 mayısların bir özelliği de devrimci hareketin bugünkü ulaştıgı seviyenin strateji ve taktiklerine uygun programlarının gündeme getirilmesidir. Bu anlamda 1 Mayıs halkın faşist saldırılara karşı kitlevi karşı koyuşunun bir ifadesi olmalı, kutlama eylemlerinin içerigi buna uygun düşmeli, işçi sınıfı ve emekçi halkımız faşizmin karşısına dikilmelidir.

Geçtiğimiz yıl uzun bir aradan sonra yüzbinlerin katılmasıyla kutlanan, ancak işçi sınıfımıza siyasi hedef göstermeyen, işçi sınıfıyla diğer emekçi sınıf ve tabakaların birliğini sağlamayan 1 Mayıslar tekrarlanmamalı. 1925’lerden bu yana, işçi sınıfımızın devrimci taleplerini -bugün gündemde olduğu gibi- burjuvazinin şu veya bu kesimini desteklemek biçiminde kanalize eden sağ revizyonist hegemonya kırılmalıdır.

Bundan böyle 1 Mayıslarda işçi sınıfımız yüzbinlerin faşizme karşı nefretini dile getirirken, öte yandan asgari taleplerine sıkıca sarılmalı, bu talepler doğrultusundaki mücadeleyi siyasi hedeflere yöneltmelidir.

Genel grev hakkı, asgari geçim indirimi, işgüvenliği, sosyal güvenlik, sağlık sigortasının tarım kesiminde çalışanları da içine alarak herkesi kapsaması; tüm çalışanlara öğretmenlere, teknik elemanlara, sağlık personeline, diğer memurlara ve tarımda çalışanlara grevli, toplu sözleşmeli sendikal hakların sağlanması, tüm çalışanlara siyasi örgütlenme hakkının tanınması, genel siyasi grev hakkının tüm çalışanlara tanınması, gerici dernekler yasasının ve diğer anti-demokratik yasaların yürürlükten kaldırılması konut sorununun çözümlenmesi, faşist yuvaların dağıtılması, işkencecilerden hesap sorulması, NATO’dan, CENTO’dan ve emperyalizmin tüm uluslararası örgütlerinden çıkılması. Bunlardır asgari taleplerimiz, bunların halkımıza benimsetilmesi görevimizdir.

Başta işçi sınıfı ve tüm emekçi halkımız, bizler 1 Mayısı kutlamalıyız, yaşatmalıyız.

"1 Mayıs ilk dileğimiz
Seni yaşatacak tunç bileğimiz!"
sloganını her zaman canlı tutmalıyız. 1 Mayıs birlik, dayanışnıa ve mücadele günüdür, halkımızın kurtuluşa yönelme günüdür.

Halkımızın yükselen mücadelesi karşısında işkenceler, katliamlar, sürgünler, bunların hiçbiri kurtuluşumuza kadar sürecek olan devrimci mücadeleyi sindiremeyecektir. Bu mücadele gücüyle dünyanın dört bir yanında emperyalizme karşı savaşan proleteryaya, Mozambik’te, Dofar’da, Şili’de, Filistin’de halkının kurtuluş destanını yazan devrimcilere, sosyalist ülkelerin muzaffer proleteryasına tunç bileğimiz ve güçlü yüregimizle devrimci selamlarımızı iletiriz!

0

stalin

20/9/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı

(1879-1953)

Yaşamını devrim ve sosyalizmin zaferine adamış, dünya proletaryası ve emekçi halkların kalbine taht kurmuş, uluslararası komünist hareketin büyük önderlerinden olan ve Stalin takma adıyla bilinen Josef Vissarionoviç Çugaşvili, Gori kasabasında yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Tiflis’de gittiği ilahiyat okulu; Narodnizmden enternasyonal marksizme kadar çeşitli fikirlerin gençlik arasında hızla yayıldığı bir merkezdi. Stalin, okulda bir süre faaliyet yürüttükten sonra 1898’de RSDİP’in Tiflis örgütüne üye oldu. Tiflis’de marksizmin yayılmasında belirleyici bir rol üstlendi. Stalin, 1901’den 1917’ye kadar profesyonel bir devrimcinin kahramanlık, fedakârlık ve süreklilik arzeden çabalarla dolu bir yeraltı yaşamı sürdürdü. Tiflis, Bakü, Batum illerinde, işçilerin her mücadelesinde Stalin’in başında olduğu RSDİP Batum komitesinin belirleyici rolü oldu. 1902’de çarlık polisi tarafından tutsak edildiğinde parti ll. Kongre sonuçlarını öğrendi ve tereddütsüzce Lenin ve Bolşeviklerden yana tavır koydu. Stalin tam 13 kez gözaltına alındı ve yaklaşık 9 yılını zindanlarda geçirdi. Tasfiyeciliğe, reformizme ve kitle çalışmasını baltalayanlara karşı uzlaşmaz bir savaşım verdi. 1910’da merkez komiteye seçildi. 1912’de Rusya sorumluluğuna atandı. ‘17 Şubat Devrimi’nde sürgündeydi. 1917 Ekim Devrimi’nin ayaklanma komutanı, Rusya proletaryasının önderi Stalin, 1923 yılına dek Milliyetler Halk Komiseri olarak görev yaptı. İç savaşta; devrim düşmanlarına karşı amansızlığıyla Sovyetler Birliği’nin kurulması, ulusların özgürlüğe kavuşmasında Lenin’le birlikte başrolü oynadı. Stalin; halkın iktidarını elinden almaya yönelen, partiyi ve sosyalist iktidarı yıkmaya yönelik her türden saldırı içinde olan ve emperyalistlerle işbirliği içindeki Troçki ve şurekasına proletarya iktidarının disiplinini gösterdi. 20 milyon Sovyet yurttaşının şehit düştüğü faşizm belasından hem Sovyet halkları, hem de Balkanlar, Avrupa halkları, Stalin’in komutanlığı ve devrimci önderliği sayesinde kurtuldu. Bu nedenledir ki karşıdevrimin dünkü ve bugünkü korkusu hiç de boşuna değildir.

0

68 li olmak

19/9/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı

68 li    Olmak Devrimci Olmaktır 

68 baharının üzerinden birçok bahar geçti. Kaç çocuğun adı Deniz, Mahir oldu bilinmez. Kimileri, nostalji saydı ‘68’i; kimileri, ‘ne kadar yanlış yaptıklarını’ sıralayarak nedamet getirdi. ’68 kusursuz muydu? Elbette değil. Öncelikle işçi sınıfı ile bağ kuramamış, özellikle genç işçileri kucaklayamamıştı. Diğer yandan ideolojik ve örgütsel olarak Marksist-Leninist bir önderliğe sahip değildi ve daha çok küçük burjuva bir çizgide gelişti. Ancak bu, onun dünyayı sarsan bir anti emperyalist dalga olduğu gerçeğini karartmaz. Bırakalım devrim yorgunları, ‘68’i nostaljik bir hayal olarak ansınlar. Onların çoğu bu gün reklam şirketlerini yönetmeyi, burjuvaziye akıl hocalığı yapmayı, devrimci değerleri ayak altına almayı meslek edinmiştir. Biz, Denizlerin devrimci ruhunu, militanlığını sahipleniyoruz. Onu doğru bir rotaya oturtmak, bileşimini doğru kurmak da beraberinde gelecektir. Kim ne derse desin, ’68 demek, isyan ve başkaldırı demektir. İnsanlığın acılarını kendi acıları olarak sahiplenmek, egemenler tarafından dayatılan yoz-bencil yaşamı bir kağıt gibi buruşturup atmak demektir. Bizler, çıplak göğüsleriyle süngülerin-silahların üzerine yürüyenlerden öğreneceğiz ‘68’i. Taş ve molotof atmaktan yorulmayanların, kaldırım taşları ile barikat kuranların sesinden dinleyeceğiz. Reformist ve pasifist partileri aşıp ilerleyen ’68 barikatlarından dersler çıkaracağız. Daha güçlü ve sağlam vuruşları adım adım örerken yine Deniz gibi haykıracağız: “Akın var güneşe akın!”   

 Savaş, Petrol ve Egemenlik İçin

 Irak... Öyle bir ülke ki, inceltilmiş uranyum demek olan “DU” bombası ile yakından tanışıyor... Hastanelerde her kimyasal silahların etkisi sonucu anormal çocuklar doğuyor... ’91 Körfez saldırısının ve devamında gelen ambargoların yarasını henüz saramayan ülke, büyük bir ilaç sıkıntısı çekiyor... Son bir yıldır ve hatta daha da öncesinden beri bu ülkenin üzerinden Amerikan tahditleri eksik olmuyor.

Filistin... Öyle bir ülke ki, kendi ülkesinde sürgün, kendi toprağında topraksız... Köyler bombalanıyor, tanklar insan eziyor, direngen bir halkın çocukları işgalin tüm vahşetine rağmen diz çökmüyor. Bu ülkenin üzerinden İsrail ve Amerikan bombaları eksik olmuyor...

Ve Türkiye... Öyle bir ülke ki, kendi çocuklarını üç kuruş karşılığında Afganistan topraklarını işgale yolluyor... Başta İncirlik üssü olmak üzere kendi topraklarını bölgede ki halkları katletmek için kullanılan ölüm makinelerine açıyor...Özgürlüğü için mücadele eden Filistin halkının düşmanları ile açık ve gizli askeri, siyasal, ekonomik anlaşmalar yapıyor. Kendi ordusunu bölge ülkelerin toprakları işgal etmek için emperyalistlerin emrine sunuyor... Emperyalistlerin hazırladıkları yeni bir paylaşım savaşına tüm olanaklarını, tüm imkanlarını sonuna kadar açıyor.

Elbette savaşlarda burjuvazi ölmez! Emekçilerin çocukları sürülür ön cephelere... Ne için? Petrol ve silah tekelleri yeni pazarlara sahip olsunlar, kârlarına kâr katsınlar diye...ABD için sorun, Irak’ın elinde olduğunu iddia ettiği kitle imha silahları değil, petrol sorunudur. Savaş, asıl olarak Saddam’ı değil, ABD karşısında giderek güç kazana Avrupa Birliği, Çin ve Rusya gibi emperyalistleri hadeflemektedir. Diğer yanıyla da ABD’nin hedefi, uzun bir süredir durgunluğa giren ekonomisini savaş sanayisiyle canlandırmak istemektedir.

            Petrol bölgelerini elinde bulunduran emperyalist, petrole bağımlı ülkeleri de kendi kontrolünde tutar. İkincisi, dünya petrol fiyatlarının belirlenmesi, bununla bağlantılı olarak pazarların denetim altında tutulması anlamına geliyor. Üçüncüsü, petrol başka birçok sektör ve yan sanayideki üretim ve fiyatları doğrudan etkilediğinden bu alanlarda da söz sahibi olmayı getirir. Yıllardır Hazar’da ve Irak’ta savaş rüzgarı esmesinin, milyonlarca insanın ölmesinin başka da